İsmail Kara

Cumhuriyet ideolojisi niçin tefsir ve hadis kitabı keşretsin?

Hilafet ilga edilmiş; ilim ve irfan kurumlarına, medreselere ve tekkelere paslı kilit vurulmuş; din eğitimi, dinî yayıncılık en alt seviyelere inmeye zorlanmış; camiler, mescitler, tekkeler, çeşmeler, türbeler harabiyete terkedilmiş; bir kısmı alınıp satılmış (evet cami ve mescitler alınır satılır meta olmuş, bazıları depo yapılmış, CHP il-ilçe merkezi olmuş); hemen hepsi doğrudan veya dolaylı olarak dinle alakalı nice inkılaplar (şapka, harf devrimi, takvim, medeni kanun, saat…) peşpeşe gelmiş; Diyanet İşleri Başkanlığı hem şekil hem muhteva olarak dar bir alana sıkıştırılmış; eski harfli kitaplar ya korkudan toprağa gömülmüş ya da tedirginlikten haraç mezat satılmış, atılmış, yakılmış; kadınların örtünmesi, dinî nikâh, türbe ziyareti,...

Mustafa Armağan

Mareşal Fevzi Çakmak nasıl ‘öldürüldü’?

Rahmetli Cemil Meriç taşı gediğine koyma ustasıydı. “Öldürülmesi gereken ölüler var” sözü, yalın gibi bir hakikati yalanın camekânına atan beş yıldızlı cümlelerindendir. Öldürülmesi gereken ölüler olduğu gibi hayata döndürülmesi gereken ölüler de olduğunu unutmadan okumak gerekir bu som cümleyi. Lakin şu var: Uzama yeni bir şahsiyet ekleyebilmek için eskiden yerlerini işgal etmiş sahte kahramanların cirminin küçültülmesi de gerekir. Prokrustes’in meşhur yatağı gibi tıpkı. Boyu uzun gelenlerin bacakları kırılmalı, kısa gelenlerin de çekilerek uzatılmalıdır. Hakikat ancak bu suretle tecelli edecektir. Bunun için bir miktar şiddet gerekecek elbette. Şiddetle oluşturulan resmi tarih yine şiddetle hakikatin yatağına dönmeye icbar edilecektir. Yalanlarla bezeli yakın...

Mehmet Çelik

Cumhuriyet basını İslama karşı nasıl kılıç kuşandı?

Sanayi devrimini tamamlamış, teknolojik gelişmelerle güçlenmiş, sömürgecilikle ekonomisini iyileştirmiş, refah seviyesi yüksek bir Avrupa tablosu vardı 20. Yüzyılın başlarında. Karşısında da teknolojik gelişmeleri takip edememiş, ekonomisi güçsüz, refah, eğitim ve kültür düzeyi düşük İslam dünyası… İletişim ve ulaşım araçlarının gelişmesiyle bu iki dünyanın ilişkileri yoğunluk kazandı. Batı ülkelerine tahsil için giden öğrenciler, başka sebeplerle giden aydınlar, gazeteciler ve iş adamları “gelişmiş Batı”yla buluştular. Bu karşılaşmayı -tahmin edileceği üzere- kendi ülkelerinin geri kalmışlığını sorgulama safhası takip etti. Bilhassa Tanzimat’tan sonra aydınlar siyasî sistemden eğitime, ticarî ve günlük hayata kadar her şeyi tartışmaya açıp çareler aradılar. Batı karşısında bu geri kalmışlığın sebeplerinden...

M. Şükrü Hanioğlu

İslamın yerine ne geçsin? Guyau’nun vecibesiz, müeyyidesiz felsefî dini mi?

19. yüzyılın ilerleyen yıllarında “modernlik”i “din karşıtlığı” üzerinden tanımlama pek çok diğer toplum gibi Osmanlı ülkesinde de ciddi bir ivme kazanmıştı. Dolayısıyla asır sonunda Batı düşüncesine egemen olan “dinlerin yakın gelecekte ortadan kalkacağı” yaklaşımının imparatorluk entelektüelleri arasında yaygın kabul görmesi şaşırtıcı bir gelişme değildi. Osmanlı modernleşmesi bir bağdaştırma yaratma hedefiyle ortaya çıkmış, ancak sonraki yıllarda Batı kaynaklı felsefe ve düşünce akımları entelektüel tartışmaya egemen olmuştu. Şüphesiz bu dönemde hakim entelektüel söyleme karşı duran, İslam ile modernliği bağdaştırmaya çalışan hareketler de doğmuştu. Ancak “dindarlık”ın hızla “genel entelektüel alan” dışına itilmeye başlanması söz konusu tartışmayı “İslamcılar arası” bir faaliyet düzeyine indirgerken, Osmanlı...

Semavi Eyice

Taşı toprağı sarnıç İstanbul

Bizans döneminde İstanbul’da çok sayıda su sarnıcı yapılmıştı. Bunlar yabancı araştırmacıların dikkatini çekmekle beraber üzerlerinde fazla durulmamış, teknik ve mimari bakımdan yeterli tetkikler yapılmamıştır. 19. yüzyıl başlarının Napolyon döneminde, aslen Macar olan ve Fransa elçisi olarak İstanbul’a gelen Comte Andreossy (Macarca Andraşi) sarnıçlara ilgi duymuş ve görebildiklerinin bir listesini çıkarmış, bu listeyi de kitabına eklemiştir. Fakat İstanbul’daki Bizans dönemi sarnıçlarının uzmanlar tarafından etraflıca incelenmesi ancak 19. Asrın sonlarında mümkün olmuştur. O tarihlerde İstanbul’daki Mühendishane Mektebinde, yani Teknik Üniversitede görevli, su yapıları ve su toplama-dağıtma tesisleri üzerinde uzman Prof. Phillip Forchheimer tarafından ilk defa etraflı bir ilmî çalışma yapmıştır. Kendisine yardımcı...

Mustafa Armağan

Bediüzzaman Said Nursi’nin “Mahrem” Risalesi

1960 Mart’ında diyar-ı ahirete göç eden Bediüzzaman Said Nursi’nin ha­yatında Latin harfleriyle tek bir kelime yazmamış ve okumamış olması harf is­tilasına uğramış beyinler olarak bizim için hangi anlama gelmektedir? Mev­zimizde karşılığı bulunmakta mıdır? Hayıflanarak ‘Keşke direnen bir tara­fımız kalabilseydi onun gibi’ dediğim çok olmuştur. Hele ikametgâhına ge­len mahkeme evraklarını imzalamayıp ümmiler gibi parmak basmayı tercih etmesi üzerinde çok düşünmüşümdür. Ne yapmak istiyordu? Ve neden böyle yapıyordu?

Mehmet Çelik

Rusya’nın Ortadoğu hayalleri

Türkler için Kızıl Elma tabir edilen ‘Turan’ hayali neyi ifade ediyorsa, Ruslar için de ‘sıcak denizlere inme’ aynı anlama gelir. Bu ülkede lise mezunu herkes Rusya’nın bu hayallerini tarih hocalarından dinlemiştir. Bu düşüncenin sembol ismi, Rusların ‘Büyük Petro’ diye andıkları, bizim ‘Deli’ lakabıyla küçümsediğimiz Çar I. Petro’dur. Bizde Kanuni ne ise Rus tarihinde I. Petro odur.

M. Şükrü Hanioğlu

Rusya’nın Osmanlı siyaseti

Osmanlı-Rus ilişkilerinin 19. asır­daki gerginliği ve bu süreçte iki devlet arasında yaşanan savaşlar, po­püler kültürün varsaydığı “ülkemizi parçalamaktan başka amacı olmayan” bir dış siyaset yapımının fiilen uygu­landığı tezinin yaygın kabul görmesi­ne yol açmaktadır. Çar I. Nikola’nın 1853 yılı Ocak ayında İngiliz elçisi Sir George Hamilton Seymour’a, daha sonra Osmanlı Devleti için kullanılan bir sıfat haline gelecek “hasta adam”ı paylaşmayı önerdiği doğrudur. Ancak bu, Rusya’nın “hiç değişmeyen” dış si­yaset doktrini olmamıştır.

İsmail Kara

Kütüphane fikri olmayan bir ilim ve düşünce dünyası olur mu?

Kitap-kütüphane fikri ve bununla alakalı olarak kütüphanelerin bizzat kendileri (kitap türleri, yapıları, iç donanımları, çalışma mekânları ve imkânları, personeli, hizmetleri, tasnifi, hedef kitlesi…) herhalde tek başına ele alınamaz. Bu konu bir ülkenin, bir “ortam”ın, bir iddia ve davanın eğitim sistemiyle, ilim, kültür ve sanat anlayışıyla, üniversitelerinin/akademi mensuplarının ufku ve kapasitesiyle, kitap kültürü, zevki ve okuma alışkanlığıyla, nihayet bütün bu alanlarla ilgili kişileri/bürokrasisiyle zaruri olarak irtibatlıdır. Birçok alanla iç içe, bitişik yahut yan yana bir mesele.

Mehmet Çelik

Menemen’de ‘gerçekte’ ne oldu?

Üzerinden 85 yıl geçmiş! Kimilerine göre laik cumhuriyeti yıkmak için kalkışılan irticaî ayaklanma, kimilerine göre de vatandaşını her yıl azarlamak, haşlamak ve gözdağı vermek için kurgulanmış devlet provokasyonuydu Menemen. Yaklaşık 180 üniversiteye sahip bu ülkenin tarihçileri, siyaset bilimcileri hâlâ olayı açık seçik ortaya koy(a)madılar. Hâlbuki pek de girift olmayan bu hadisenin üzerinden çok uzun zaman geçmiş değil. Benim gibi onlarca tarihçi de olayı şahitlerinden dinlemiştir. Burada ne 1. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi sebeplerin birbirinin içine girmişliği var, ne de Amerika’nın Irak’ı işgalinin perde arkasındaki detaylı hesaplar.

M. Şükrü Hanioğlu

Vatikan’da bir osmanlı “prensi”

Papa X. Pius (Giuseppe Melchiorre Sarto) 15 Mart 1906 günü nadiren bahşedilen özel görüşmelerden biri için bir ziyaretçiyi huzuruna kabul etmişti. Gizli tutulan buluşma için sahte kimlikle kalmakta olduğu Roma’daki Hotel Splendide’den görüşmenin gerçekleşeceği özel odaya getirilen kısa boylu, genç ve akıcı Fransızca konuşan kişi, kendisini prens ve Sultan Abdülmecid’in torunu olarak tanıtmayı tercih eden Damad Mahmud Paşazâde Mehmed Sabahaddin Bey’den başkası değildi. Hiç şüphesiz buluşma her iki taraf açısından da değişik soruların gündeme getirilmesine neden olacak gizli bir görüşmeydi.

İsmail Kara

Yusuf Akçura’nın mezar taşı niçin minare?

Mezar taşı bir düşünce tarihi konusu ve meselesi olur mu diye yazmıştım. İsterseniz ölüden diri çıkar mı diyelim. Bu defa bir mezar ziyareti sürpriziyle başlayacağım. 2006-2007 güz ve bahar dönemlerinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde ayda iki defa olmak üzere “Safahat Dersleri” vermiştim. Yıl boyu katılan arkadaşlarla birlikte Safahat merkezli olarak yeni İslâm yorumları, medeniyet, ulûm-fünûn, tarih-israiliyat, asrın idraki, millet-milliyet, ahlâk, insan, tasavvuf… kavramları ve konuları üzerinden Akif’in refakatinde yol almıştık. Bu dersleri ihdas etmemin sebebi büyük şairin vefatının 70. sene-i devriyesinin sönük geçeceği gibi -maalesef neticede haklı çıkacağım- bir hisse kapılmamdı.