Mehmet Çelik

Aşiret Demokrasisi Yerine Başkanlık Sistemi

Başkanlık Sisteminin tarihimizdeki izdüşümlerini görebilmek için öncelikle İslam öncesi Türk tarihine göz atalım. Devletin başında kağan, han, hakan gibi unvanları taşıyan yöneticiler bulunurdu. Yönetim sistemi, yazılı olmayan ve “töre” denilen bir hukuk sistemine dayanırdı. Devletin bekası, toplumun huzur ve refahı için hanın birinci görevi töreyi korumaktı. Eski Türk hükümdarlarının otoritelerinin kaynağı Tanrı’dan geliyordu. Kendilerini Tanrı tarafından seçilmiş olarak görüyorlardı. Bu anlayış onlara büyük bir meşruiyet de sağlıyordu. Bu nedenle hakanlar, Tanrı’nın himayesinde olduklarını topluma sık sık hatırlatırlardı. Orhun Abidelerinde bunu net bir biçimde görüyoruz. Hakan devletin başıydı ancak bu, tek adamın keyfi yönetimi anlamına gelmiyordu. Töre sistemin belirleyici unsuruydu ve...

M. Şükrü Hanioğlu

Başkanlık Sistemi ve Geleneğimiz

Turgut Özal’ın, cumhurbaşkanı olmasından sonra gündeme getirdiği “başkanlık sistemi” tartışması Türkiye’de değişik dönemlerde ivme kazanmaktadır. Günümüzdeki tartışma, bu sistemin karşıtlarının kişiselleştirdiği, destekleyicilerinin ise gerekliliğini somut nedenlere dayanarak ortaya koymakta zorlandıkları bir münakaşaya evrilmiştir. Parlamanter ve başkanlık sistemlerinin karşılaştırılması siyaset biliminin önemli araştırma konularından biridir. Juan Linz’in başkanlık sisteminin sakıncalarını dile getirilen ve günümüzde klasik haline gelen çalışması1  konu üzerine yoğunlaşılması neticesini doğurmuştur. Linz ve Arend Lijphart benzeri tanınmış siyaset bilimciler tarafından dile getiren mahzurlar, Donald Horowitz, Scott Mainwaring, Matthew Shugart benzeri akademisyenler tarafından sorgulanmıştır.2 Başkanlık ve parlamenter sistemlerin karşılaştırması günümüzde siyaset biliminin temel araştırma konularından biridir. Tekrar edecek olursak, parlamenter...

Semavi Eyice

Avrupalı Ressamlardan Kanuni’yi İzlemek

Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak devri olan Kanuni Sultan Süleyman dönemi doğudan ve batıdan İstanbul’a gelen elçilik heyetleri açısından da zirveyi teşkil eder. Bunlar arasında Türk hayatını edebiyat veya resim yoluyla anlatmak isteyen yazar ve sanatçıların bulunduğu elçilik heyetleri dikkat çeker. Bu sanatçılardan biri, Süleymaniye Camii’nin tamamlanma töreni münasebetiyle İstanbul’a gelen Safevi elçisi ile Kanuni Sultan Süleyman’ın portrelerine imza atan Danimarkalı ressam Melchior Lorichs’dir. Almanya’nın Flensburg şehrinde dünyaya gelen Lorichs’in doğum tarihi ile ilgili kesin bir bilgi bulunmuyor. Bununla birlikte 1548’de yaptığı Martin Luther tablosunda 21 yaşında olduğunu belirtmesi 1527 yılında doğduğu ihtimalini kuvvetlendiriyor. Asil bir aileden gelen Lorichs, ressamlığın yanı...

Mehmet Doğan

Düğün Düğüm Mü?

Düğün kelimesi “düğüm”den mi geliyor, “toy-gün”den mi? İştikakçılar ihtilaf halinde. Tarihî ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lügati’nde Andreas Tietze “düğün”ün aslının toy-kün/doy-gün (doyma günü, ziyafet günü) olduğunu yazıyor. Birleşik kelimede bir kaynaşma olmuş ve sonunda “tüyün-düğün” ortaya çıkmıştır. Toy kelimesinin de tek başına düğün anlamına kullanıldığını düşünürsek, “böyle zahmet çekmeye gerek yok” diyebiliriz. Toy-düğün deyiminde iki kelimenin birlikte kullanılması, bizde iki eş anlamlı kelimenin ard arda kullandığı durumları hatırlatıyor; yazık-günah veya köylü-kentli gibi. Biz “düğün bayram” diyoruz ya, Azeriler “toy bayram” diyorlar. “Düğün”ün “düğüm” olduğu; bağ, akit, özellikle evlenme akdi, yani nikâh anlamına geldiği görüşü mantıksız değil. “Tügün” Divanü Lügati’t-Türk’de “düğüm”...

Mustafa Armağan

Türkiye 1930’lardaki Pasif Politikayla Yunan Emperyalizmine Hizmet Etmiştir

O bilgiyi Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın resmî sitesinde okuyunca derin bir nefes aldım, demek ki dedim, ‘atmasyon’ değilmiş. Meğer Yunanistan, ilişkilerimizin canciğerkuzusarması(!) olduğu 1930’larda Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki haklarını gasp edip durmuş da Atatürk Türkiye’si çıtını çıkaramamış… Resmî web sitemiz bu garip durumu bize şu kelimelerle aktarıyor: “Yunanistan 1931 yılında o tarihte karasularının genişliği 3 deniz mili olmasına karşın, ulusal hava sahasını 10 deniz mili olarak deklare etmiştir. Daha sonra 1936 yılında karasularını günümüzde uyguladığı 6 deniz miline çıkartmıştır. Yunanistan’ın ulusal hava sahasının 10 deniz mili olduğu iddiasının uluslararası hukuk çerçevesinde savunulabilir bir yanı bulunmamaktadır.” Niye savunulabilir bir yanı yokmuş bu...

İsmail Kara

“İslâm Dünyası” Fikri Yeniden Ne Zaman Ortaya Çıktı?

Yeni zamanlarda İslâm Dünyası (âlem-i İslâm, memâlik-i İslâmiye) fikrinin kuvvetli bir dinî-siyasî unsur, bir bilgi-tanıma ve yardımlaşma, hatta bir hafıza canlandırma, yeniden dost-düşman hatlarını belirleme elemanı olarak ortaya çıkışıyla ittihad-ı İslâm politikalarının ortaya çıkışı arasında doğrudan bir ilişki var. İşin arkaplanına intikal ettiğimizde arayışlar, verilmiş kararlar ve bazı uygulamalar var, orada Avrupa devletlerinin sömürgecilik ve işgal faaliyetlerinin ortaya çıkardığı mağduriyetler ve zaruri ihtiyaçlarla, Osmanlı hilafetinin farklı enstrümanlar kullanmaya başlamasıyla, yeni bir “İslâm ümmeti/milleti” fikriyle, yeni bir Müslüman birey/vatandaş inşasıyla, nihayet hepsiyle irtibatlı olarak birleştirici, sıkılaştırılmış yeni bir İslâm yorumu ve aktif, ahlâklı bir Müslümanlık arayışıyla karşılaşacağız. Bütün bu düşüncelerin kuvveden...

M. Şükrü Hanioğlu

Musul Sorunu ve “Musullular”

Musul sorunu tartışılırken “Musullular”ın ne düşündüğü genellikle ikinci planda kalmıştır. Lozan müzakerelerinde bölgedeki değişik toplumların konuya etnik ve dinî kimlikleri çerçevesinde yaklaşacakları var-sayılmış, meselenin hallinin Milletler Cemiyeti’ne havalesi sonrasında ise halkın ne düşündüğünü öğrenme çabaları ortaya konulmuştur. Ancak bu alanda toplanarak neticeleri meşrulaştırma alanında kullanılan verilerin “Musulluların görüşü”nü yansıttığı fazlasıyla tartışmalıdır. Lozan Konferansı’nda Musul sorunu tartışılırken Türk tarafı demografik yapının önemini vurgulamıştır. İsmet Paşa, Türk ve Kürtlerin, İngiliz istatiklerine göre nüfusun %66’sını, Osmanlı/Türk verilerine göre ise %85’ini oluşturduklarını, Ezidîlerin de mezhepleri farklı Kürtler olarak mütalâa edilmesi gerektiğini savunarak, bu demografik yapının vilâyetin Türkiye’ye iadesini zorunlu kıldığını iddia etmiştir. Kendisi böylesi...

Semavi Eyice

Gebze’yi Bekleyen Memlük Çoban Mustafa Paşa Külliyesi

Çoban” lakabı ile nam salan Mustafa Paşa Bosnalı bir devşirme olduğundan “Boşnak”, Yavuz Sultan Selim’in kızı Hafsa Sultan ile evliliğinden mütevellid “Damat”, bazı yerlerde ise “Koca” lakabı ile anılır. Piri Mehmed Paşa tarafından yetiştirilen Mustafa Paşa, Yeniçeri ocağından sonra kapıcıbaşı ve Rumeli beylerbeyi görevini üstlenmiştir. Kanuni Sultan Süleyman devrinin ilk yıllarında ikinci vezir olduğuna dair umumi bir görüş de mevcut. 1529 yılında vefat eden Çoban Mustafa Paşa, Anadolu içlerinden doğu istikametine uzanan büyük sefer yolunun üzerinde bulunan menzil noktasındaki Gebze’de yaptırdığı külliyede medfundur. Oldukça gelişmiş bir yerleşme düzenine sahip olan bu külliyenin cami tezyinatının Memlük sanatından dikkat çekici güzellikte izler...

Mehmet Doğan

Hâfızlar Aptal Mı Olur?

Kur’an’ın tamamını zihninde taşıyan kişilerle hayatın akışı içinde karşılaşmamız hiç de şaşırtıcı olmaz. Yani “hâfız” günlük hayatta kullanmaya devam ettiğimiz yaşayan bir kelime. Eskiden “Darülkurra”lar vardı, şimdi “Kur’an kursları” var. Bu kurumlarda hâfız yetiştiriliyor. Hz. Peygamber’in (sas) Kur’an’ı ezberleyenleri (hâfızları) cennetle müjdelediği, vahiy melekleriyle denk tuttuğu, cenazelerine şehidlere gösterilen saygının gösterilmesini tavsiye ettiği yönünde sözleri muteber hadis külliyatlarında yer alıyor. Kur’an’ın ezberlenmesi, kitap çoğaltmanın müşkil olduğu dönemlerde çok mühim bir iş. Hz. Peygamber döneminde, Mekke’de Darü’l-Erkâm, Medine’de Mescid-i Nebî’nin yanındaki Suffe, Kur’an hâfızı yetiştirilen yerler. Kur’an-ı Kerim’in yazılı olarak iki kapak arasında bütünüyle toplanmasının üçüncü Halife Hz. Osman (ra) zamanında...

Mehmet Çelik

Musul’un Dünü, Bugünü ve Geleceği

Musul Hz. Ömer (ra) döneminde İslam hâkimiyetine giren bölgeyle beraber bir İslam şehri haline geldi. Tuğrul Bey’in Bağdat’a davet edilmesiyle bölge Türk idaresine girmiş, Lozan Antlaşması’na kadar da (Zengiler, Timurlular, Akkoyunlular, Safeviler ve Osmanlılar) bu şekilde kalmıştır. Şam, Osmanlı Devleti’nin güney coğrafyasının ne kadar önemli bir eyalet merkezi idiyse Musul da El-Cezire-Mezopotamya bölgesinin aynı derecede önemli bir eyalet merkeziydi. Yavuz’un Çaldıran Zaferi (1514) sonrasında Osmanlı’nın bir parçası olmuş, Kanunî döneminden itibaren de Süleymaniye ve Kerkük sancakları başta olmak üzere çevredeki bütün yerleşim birimlerinin güçlü bir eyalet merkezi haline gelmiştir. Bugün Irak’ın ikinci büyük şehri olan Musul, 20. yüzyılın başlarında bağrında...

Mustafa Armağan

Lozan Kelepçesini Kıracağız

İmzalanmasının üzerinden 93 yıl geçti, hala içimizdeki Lozan ukdesini kesip atamadık. Yalnız karşı çıkanları değil, zafer de zafer diyerek ortalığı ayağa kaldıranları bile tatmin etmedi bana göre. Aksi halde bizimki gibi çatlak sesleri bastırmak için bu kadar bağırıp çağırmamanın, “tartıştırmayız, dokundurmayız zinhar” demenin bir manası olmazdı. Lozan’ı deldirmeyiz! Oysa dürüst konuşmak gerekirse Lozan’ı defalarca ‘delmiştik’. Nasıl mı? Beraberce bakalım: Lozan’da başkent (payitaht) İstanbul olarak geçiyordu. Cumhuriyetin kurulmasına bir ay kala ve Lozan’dan üç ay sonra başkenti Ankara yaptık. Montrö Anlaşması Lozan’ın bir başka delinişi değil miydi? Antakya/Hatay’ın 1939 yılında anavatana katılması Lozan’daki 3/1. maddenin delinmesi değil de neydi? 1958-59 Londra-Zürih...

Mehmet Doğan

Giden Paşam Gelen Generalim!

15-16 Temmuz merdut darbesi, Türkiye’de askerin sistem içindeki yeriyle ilgili düzenlemelere zemin hazırladı. Jandarma İçişleri Bakanlığı bünyesine alındı. Kuvvet komutanları -en azından bazı bakımlardan- Millî Savunma Bakanı’na bağlandı. Bu arada MSB yönetiminin sivilleştirilmesi için adımlar atıldı. Bu meyanda, bakanlık müsteşarından başlayarak üst kademelerin askerî rütbelerdeki karşılığı belirlendi. Böylece MSB müsteşarı ilk “sivil orgeneral” ilân edildi… Burada pek açık olmayan bir husus var: Şimdi MSB müsteşarı unvanının başında “orgeneral” yazıyor mu, yazmıyor mu? Yani bu bir denklik ayarlaması mı, yoksa sivil bir rütbeliyle mi karşı karşıyayız? Bu konu henüz açıklık kazanmış gibi görünmüyor. Tarihimiz, askerî rütbelerin sivil karşılıkları konusunda zengin malzemeye...

M. Şükrü Hanioğlu

Harb-İ Umumî’de İttihad-I İslam: Şiî Müçtehidler Ve Cihad

19. yüzyılın son çeyreğinde devlet siyaseti haline getirilen “İttihad-ı İslam” temel olarak Sünnî Müslümanların birliğini sağlama ve bunu Osmanlı hilâfeti kanalıyla uluslararası alanda kullanma girişimiydi. II. Abdülhamid bu siyaseti -bunun yanı sıra- imparatorluğun değişik Müslüman toplumlarını kaynaştırma ve onların içinde yükseliş gösteren milliyetçi eğilimleri engelleme amacıyla da kullanıyordu. Buna karşılık söz konusu siyaset hayata geçirilirken, gerek ülke dışında, gerekse de imparatorluğun bilhassa Bağdat ve Basra vilâyetlerinde yoğunlaşan Şiî nüfusu büyük çapta dışlanıyordu. 19. Abdülhamid söz konusu siyasetin alanını genişletmek amacıyla Şiî müçtehidlere yönelik girişimler başlatmış, ancak bunlar anlamlı neticeler vermemişti. Buna karşılık müçtehidlere itaate öncelik veren Usûlî okulun bölgede kazandığı...

Mustafa Armağan

Sultan Abdülhamid Hakkında Yanlış Bildiğimiz 10 Şey

Çuvalları delip çıkan gerçeğin mızrakları hepimizi şaşırtıyor. Ve birileri, bir yerden düğmeye basılmış gibi saldırıya geçiyor. Sanırsınız ki yaşayan biri. Evet, galiba yanılgımız burada. O yaşıyor milletiyle ve aydını, milletinin kalbinde koruduğu muhabbete yeni yeni vasıl oluyor. Bu da Siyonistinden zihnini kiralamış veya satmış olanlarına kadar hepsini rahatsız ediyor. Sultan II. Abdülhamid bir fikirdir, bir tezdir. Bu ülkenin asli değerlerine dönüşün ve oradan kuvvet bularak yeniden yükseleceğine inanışın sembolüdür. Ondan korkanlar ve salyalarını akıtarak saldıranlar için de Türkiye’yi yeniden ait olduğu raya oturtacak her girişim Sultan Abdülhamid’e dönüştür ve suçlanmalı, saldırılmalıdır. Tam da bu satırları yazdığım gün İsrail Başbakanı Netanyahu...

İsmail Kara

Akademik Kıyafetlerimiz Nereden Geliyor?

Profesörlerin kıyafetleri hangi manastırda biçiliyor, hangi kilisede dikiliyor mu deseydim yoksa? Oldum olası üniversitelerimizin kahir ekseriyetinin tercih ettiği resmi akademik personel kıyafetlerinden rahatsız ve tedirgin olurum. Bir yabancılık hisseder, bir oturmamışlık, eğreti bir duruş görürüm (Onun için jüriler hariç giymedim, kendim için de edinmedim). Sebebi basit; neredeyse tamamı kilise kıyafeti veya onun renk ve stilizasyon itibariyle kötü taklidi. Yerli bir işareti, kültürel bir göndermesi, milli bir sembolizmi de yok. Avrupa’da, sonra Amerika’da bunun böyle olmasının çok haklı ve meşru bir sebebi var; üniversitelerin gelenekleri, hatta ilk binaları itibariyle ana kaynağı kiliseler, manastırlar. Ayrıca adamlar fiilen veya kültürel olarak da Hıristiyan....

Mehmet Doğan

“İntihal”le “Kalpazanlık” Arasında “Korsanlık”!

18.asrın Maraşlı şairlerinden Sümbülzade Vehbî, “şiir çalanın dilini kesmek lâzımdır, edebiyat ilminin kanununda söz fetvası budur” diyor… Edebiyatımızda önce şiir vardı… İntihal de “sirkat-i şiir”di… Arapçadan Türkçeye ünlü lügatimiz Ahterî-i Kebir’de intihal, “Dâva etmek ve gayri şairlerin şiirin kendine isnad ve intisab etmek” şeklinde açıklanıyor. Yani “benimdir demek ve başka şairlerin şiirini kendine ait saymak ve sahiplenmek…” İntihalin dereceleri var: Bir şairin bir manayı kendine mâl etmesine “ilmam” veya “nakl”, değiştirerek almasına da “mesh” veya “sehl” denilirmiş. Tabii birbirinden habersiz benzer şeyler yazmak da var; buna da “tevarüd” deniliyor. İlmam “küçük günâh” anlamına geliyor. Öyleyse, intihal “büyük günâh”! “Nakl-nakil, uyarlama...

Semavi Eyice

Osmanlı’nın En Meşgul Rüşdiye Binası

Topkapı Sarayı’nın dış suru üzerindeki Alayköşkü’nün karşısında bir Osmanlı yapısı dikkatinizi çekmiştir muhakkak. Soğukçeşme sokağında birkaç sene öncesine kadar İstanbul Çocuk Mahkemesi olarak hizmet veren bina, Osmanlı devrinde Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi olarak inşa edilmişti. Şimdilerde İstanbul Üniversitesi’nin Siyasal Bilgiler Fakültesi Gülhane Yerleşkesi olarak kullanıldığını da göz önünde bulundurursak, bu yapının muhtelif zamanlarda farklı amaçlarla değerlendirildiğini görürüz. Bölgeye Soğukçeşme denilmesinin sebebi, Topkapı Sarayı’nın etrafını çeviren ve Sur-ı Sultanî adı verilen duvarın tam ortasına iliştirilmiş, suyu çok soğuk olan mermer çeşmedir. Askerî rüşdiye de aynı adı taşır. Sura açılmış olan kapının iki yanındaki yayvan iki geçit yeri Operatör Dr. Cemil (Topuzlu) Paşa’nın...

Mehmet Çelik

İngilizin Hiç Mi Suçu Yok?

İslam coğrafyasının son yüzyılına baktığımızda bütün acıların, kan ve gözyaşının, parçalanmışlığın ve sefaletin baş müsebbibinin İngiltere olduğunu görüyoruz. Diğer Batılı emperyalist ülkeler genellikle onun işbirlikçileridir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için biraz yakın tarihe, Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiye sürecine bakalım. Osmanlı Devleti’nin yüzyıllardır hâkim olduğu coğrafyada yeni ve güçsüz devletler kurularak bunların mandater yönetimlerle idare edilmesi fikri ve planları İngiliz aklının eseridir. Bu planların gerçekleşmesi için işbirlikçiler bulup bunları organize etmek İngiltere’nin öncülüğünde hayata geçirilmiştir. “Sevr” denilen ahlaksız gasp projesi İngilizlerin eseridir. Bu ahlaksız ve eşkıyavâri projelerin uluslararası siyaset ve hukuk alanında meşru bir zemine oturtulması için insanlık tarihinin en acımasız emperyal...

M. Şükrü Hanioğlu

II. Abdülhamid Döneminde Bürokratlar ve Darbe

Yeniçerilerin ortadan kaldırılması ve Tanzimat sonrasında Osmanlı kamuoyunda oluşan genel kanaat, praetoryen yapının sona ereceği, askerî sınıf mensubu bürokratların can ve mal güvenliğinin sağlanacağı, patrimonial otoriteyi temsil eden sarayın gücü azalırken, yasal-ussal bürokrasiyi egemen kılacak Bâb-ı Âli’nin yönetimdeki rolünün artacağı bir yapılanmanın şekilleneceği yolundaydı. Böylesi bir yapılanmada yaygınlık kazanmış isyan ve sultan hal‘lerinin de sonlanacağı düşünülüyordu. Ancak bu beklentilerin önemli kısmı hayata geçirilememiştir. Sultan Abdülmecid kendisini tasfiyeye yönelik, çoğunluğu muhafazakâr eğilimli girişimleri bastırmaya muvaffak olmuş ve saltanatı 1861’deki vefatıyla sona ermiştir. Buna karşılık kendisinden sonra tahta geçerek ülkeyi 48 yıl yöneten üç sultan (Abdülaziz, V. Murad ve II. Abdülhamid) hal‘...

İsmail Kara

Şişli Camisi Hangi Devirde Yapılmış Olabilir?

Soruyu biraz değiştirebiliriz; teşhissiz olarak Şişli Camisi’ni dışı ve içiyle veren fotoğrafları görseniz hangi zamana ve döneme, hangi özelliklere sahip bir mekâna ve yere nisbet edersiniz? Ankara Kocatepe Camisi’nin hikâyesi 1944’te başlamıştı, Şişli Camisi’ninki ise birkaç ay sonra, 1945 yılının baharında yol almaya koyuldu. Belli ki ikisi ve -sayıları o yıllarda çok az olan- diğer cami teşebbüsleri arasında dikkatli gözlerden kaçmayacak kadar kuvvetli ilişkiler vardı. Hem siyasî ve kültürel olarak hem de Müslüman halkın hareketleri ve başlatıcı-kurucu unsurlar itibariyle… Aslında bir dönem bitmeye yüz tutuyor, farklı bir dönem başlıyordu. Yeni politikaların işaretleri başka alanlarda ve yerlerde de gözüküyor ama camiler...

M. Şükrü Hanioğlu

Vak’a-i Hayriyye’den Günümüze Ordu Ve Cuntacılık

Türkiye’nin zengin darbeler tarihi ele alınırken ordunun siyasete müdahaleleri ile cuntacılık genellikle aynı bağlamda değerlendirilmektedir. Bunun temel nedeni, toplumsal hafızanın “darbe” kavramsallaştırmasını emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen 1980 müdahalesi üzerinden yapmasıdır. Darbe ile siyaset üzerindeki askerî vesayetin tahkimi olgularının iç içe geçtiği 1980 girişimi, “darbe”nin askerin siyaset üzerindeki kontrolünün “uç durumu” olarak algılanmasına neden olmuştur. Buna karşılık 1980 darbesinin asker-siyaset ilişkilerinde yaşanan istisnaî bir uç örnek olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla bir kurum olarak ordunun siyaset ile ilişkisi ve onun içinde örgütlenen cuntaların darbe girişimleri farklı konular olarak ele alınmalı ve değerlendirilmelidir. Yeniçerilerin 1826 yılında Vak‘a-i Hayriyye olarak adlandırılan girişimle ortadan kaldırılması, payitahtta...

Mehmet Çelik

Üçüncü Dünya Ülkelerinde Demokrasi Aracı Olarak Darbeler

Düvel-i muazzama imparatorluğun tasfiyesine dair planlarını Sultan II. Abdülhamid’in tahttaki son döneminde sahneye koydu. Bir yandan Balkanlar kaynatılmaya başlandı, bir yandan da ele geçirilen üst bürokrasi harekete geçirildi. Basın yoluyla da kamuoyu yönlendirildi. Bu tahrik ve yaygaralar gerekli ortamı hazırladı. Sıra kitlesel gövde gösterisine gelmişti. Sivil elbise giydirerek askerleri meydana saldılar. “Şeriat isteriz” diye bağıran bu güruha sokaktaki başıbozuklar da katılınca ortam istenilen kıvama geldi. İttihatçı çetecilerin bekledikleri tam da buydu. Her şey planlanandan daha iyi gidiyordu. Hemen Selanik’teki locaya haber verildi ve Mahmud Şevket Paşa kumandasındaki Balkan çapulcularının oluşturduğu 3. Ordu, isyanı bastırmak(!) iddiasıyla İstanbul’a yürüdü. 31 Mart olayı...

İsmail Kara

Tekpartili Yıllar Ankara’sı Ve “Büyük” Bir Cami Fikri!?

Ankara Kocatepe Camisi’nin başlangıcından bitişine kadar kırk küsur yıl süren uzun hikâyesi bize memleketimizde olup biten birçok şeye dair ipuçları sunar. Laiklik politikaları, Cumhuriyet ruhu, şehircilik, “mabetsiz bir şehir yaratma fikri”, siyasetin işleyişi ve seviyesi, vatandaşın takip ve tepkileri, dine karşı aşırı perhizkârlık, müdahale ve direnç, modern dindarlık, çokpartili hayata geçiş, darbeler… Ama cami meseleleriyle sınırlı kaldığımız zamanda bile bu hikâyeden öğreneceğimiz çok şey var. Bir kısmı acı, bir kısmı ironik, bir kısmı ümit verici. Hepsi bütün kuvvet ve zaaflarıyla bugün de devam eden bizim hikâyelerimizin, camilerin hikâyelerinin bir numunesi. Bu işlerle bir şekilde ilgilenenler bile Kocatepe Camisi’nin yakın tarihi...

M. Şükrü Hanioğlu

Lozan’da ABD-İngiltere Petrol Savaşı

Sınırlar, Osmanlı borçlarının geri ödenmesi, kapitülasyonlar, azınlıkların statüsü benzeri konularda detaylı düzenlemeler getiren Lozan Barış Antlaşması, hangi ülkeye ait olduğu konusu Cemiyet-i Akvam’a havale olunan Musul’daki petrolün işletilme imtiyazı konusunda herhangi bir hüküm içermiyordu. Ancak bu, petrol konusunun antlaşmanın hazırlandığı süreçte ilgi görmediği anlamına gelmiyordu. Amerikan basınında da vurgulandığı gibi “Lozan’da kazanılabilecek her türlü başarı milliyetçi Türkiye’ye ait olmakla beraber petrol büyük güçlerin elinde kalmıştı.” Konferansın resmî görüşmelerinde de “petrol” temel tartışma konularından biri olmamış ve ona yapılan referanslar “reddiye” niteliği taşımıştı. İngilizler, Musul hakkında konferansa getirdikleri önerilerin “petrol”le ilişkisi olmadığını, tarihî temeller ve insanî mülâhazalara dayandığını savunmuşlardı. Bu iddiaya...

Mehmet Çelik

Curzon, İsmet Paşa’nın Kulağına Fısıldadı: “PETROLÜ LOZAN’DA KONUŞMAYALIM, SONRA BAŞ BAŞA HALLEDERİZ”

Batı, Sanayi Devrimi’nden sonra hayal bile edemediği bir zenginliği yakalamıştı. Avrupa’nın her şehrinde yükselen onlarca fabrika bacası, dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerden gasp edilen, devşirilen hammaddeleri işliyordu. Bunların birçok ülkeye satılması ise Batı’nın hem emperyal iştahını kabartıyor, hem de azgınlığını artırıyordu. Bu güç, zenginlik ve refahın devamı için tek bir şeye ihtiyaçları vardı: Enerji! Avrupa’nın kömür rezervleri yetersizdi; Afrika’dan getirilen kömürün ise astarı yüzünden pahalıydı. Hem maliyeti yüksekti, hem de kalitesi çok iyi değildi. Petrolün gün yüzüne çıkması ile Batı gözünü Osmanlı coğrafyasına dikecekti. Sanayi Devrimi’ni ıskalamış, teknolojik gelişmelerin dünyayı nasıl şekillendireceğini algılayamamış, ekonomisi zayıflamış ve yaklaşık 5 milyon kilometrekarelik...

Mustafa Armağan

Kûtu’l-Amâre Kahramanlarını İngiltere Değil, Cumhuriyet Cezalandırdı

Zavallı Halil Kut Paşa. Tam Kûtu’l-Amâre zaferini kazandığı gün orduya yayımladığı ve “Arslanlar!” hitabıyla söze başladığı müthiş beyannamesinde bu muazzam zaferin kazanıldığı günün ordusu tarafından her sene “tes’id edileceğinden”, yani kutlanacağından emin bir edayla konuşuyordu. Ne yazık ki, zaferin güneşine doymamıza müsaade etmeyen Mütareke, yani işgal döneminde kutlanamayacaktı “Kut Bayramı”. Cumhuriyet devrinde ise sadece ordu bünyesinde, o da Kut gazileri tarafından 29 Nisanlarda anılacaktı. Zannedildiği gibi hiçbir zaman resmi bayram olarak kutlanmadı. Kûtu’l-Amâre gazileri birer ikişer bu dünyadan ellerini eteklerini çekince de bu “anma günü etkinliği” kendiliğinden bitiverdi. İnternet allamelerine bakarsanız Kut Bayramı(!) 1952 yılında Adnan Menderes tarafından NATO’ya girişimizin...

İsmail Kara

Niçin Bir Cami Mimarimiz Yok?

Doğrusu zor ve sıkıntılı bir soru. Cami yahut mescit İslâm dini ve kültürünün, Müslüman toplumsal hayatının en önemli unsurlarından biri, temsil gücü itibariyle birinci sıradaki yapılardan olagelmiş bir manzume. İslâmın, Müslümanlığın şiarı, sembolü, işareti, temsilcisi… Kâbe’den başlayarak en mütevazi mescide kadar bütün ibadet yerleri, secde mahalleri “Allah’ın evi’ seviyesine yükseliyor, beytullah kabul ediliyor. Hem de Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden bugüne, bu ana kadar kesintisiz olarak ve bütün İslâm coğrafyasında… Bu yüzden cami ve mescit Müslüman şehirlerin, mahallelerin merkezini oluşturuyor. Bir başka şekilde söylersek yerleşim birimleri cami ve mescidin merkezde olduğu hesaba katılarak kuruluyor. Caminin ayrılmaz bir parçası ezan ve ona...

M. Şükrü Hanioğlu

İttihad Ve Terakki Cemiyeti Teşkilât-I Mahsusa İlişkisi

Dr. Safi’nin önemli tespitlerinden biri, Teşkilat-ı Mahsusa’nın basit bir istihbarat birimi olmaktan ziyade “operasyonel” faaliyet gösteren bir yapılanma olmasıdır. Güzel bir ifadeyle TM “bir istihbarat servisinden ziyade bir istihbarat kaynağı”dır.1 Bu nedenle TM’nin amacı bilgi toplama ile sınırlı bir istihbarat yapılanması yerine, ABD’nin 2. Dünya Savaşı sırasında örgütlediği Office of Strategic Services ve İngiltere’nin aynı dönemde teşkilâtlandırdığı Special Operations Executive benzeri bir operasyonel kurum olarak değerlendirilmesi anlamlı olur. İttihadçılığın “İnkılâb-ı Azîm” öncesi örgütlenmesi ve faaliyetleri, ihtilâl öncesinde dahi varolan bir aktivizm ve İslam dünyasına yönelik hâmilik eğilimini ortaya koymaktadır. Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti’nin Kafkasya ve Bosna-Hersek Müslümanları ve İslam...

Semavi Eyice

Sâdâbâd Bir Çiçek Gibi Nasıl Soldu?

Sâdâbâd, Asya’dan Avrupa’ya yayılmış bir bahçe zevkinin İstanbul’da uygulanışının güzel bir örneği idi. Tarihçilerden Çelebizade’nin ifadesine göre, Sâdâbâd’dan Baruthane’ye kadarki arazide 170 kadar muhtelif köşk ve kasır inşa edilmişti. Bu zenginlik ve güzellikten Hasbahçe’nin bakımsız bir kısmı dışında hiçbir şey kalmamıştır. III. Ahmed’in sarayının dışını gösteren bazı minyatür ve gravürlere de rastlıyoruz. Ayrıca bu sarayın genel çizgilerini veren bir krokiden başka, iç taksimatını gösteren mükemmel bir plan ve açıklaması bulunmaktadır. Bu orijinal belge Viyana’da muhafaza ediliyor. Bu ihtişam devrinin ömrü uzun sürmedi. 1730 yılında patlak veren Patrona Halil ayaklanması, bir anda bu eserleri kan ve ateş içinde silip süpürdü. Nevşehirli...

Semavi Eyice

Saltanatın istirahatgâhı Kâğıthane

İnsanların her vakayı mitoloji çerçevesinde açıkladığı İlkçağ’ın erken devirlerinde, Haliç’e dökülen iki sudan biri Barbyzes diye anılırdı. Bugünkü İstanbul’un esas nüvesini teşkil eden Byzantion kasabası kurulmadan önce, bu iki akarsuyun arasındaki dar arazi parçası üzerinde Semistra adında bir Trak kasabası doğmuştu. Hıristiyanlıktan sonra, Bizans devrinde bu sakin vadinin bir eğlence köşesi olduğu muhakkaktır. Yerleşmiş bir nazariyeye göre bu mıntıkaya verilen Kâğıthane adı, Bizans zamanında derenin kıyısında kurulmuş olan bir kâğıt fabrikasından gelmektedir. 16. Asırda İstanbul’a gelen Fransız seyyah Pierre Gylli (Gyllius) bu fabrikanın harabelerinin derenin Haliç’e kavuştuğu yerde olduğunu yazar. Hâlbuki 17. yüzyılda Evliya Çelebi, fabrikanın su dolaplarından birinin Daye...

M. Şükrü Hanioğlu

Talât Paşa’yı tarihselleştirmek

Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti liderlerinden Mehmed Talât Paşa, Berlin’de uğradığı suikast ve ağırlıklı olarak 1915 Ermeni tehciriyle ilişkisi çerçevesinde tarihselleştirilen bir siyasetçidir. Edirne’de başlayarak Selânik’e uzanan ve “İnkılâb- ı Kebîr”in hazırlanması sürecinde belirginleşen Jön Türklük serüveni üzerinde genellikle fazla durulmaz. Başka bir ifadeyle Talât Bey (Paşa), tarihçiliğin Jön Türk hareketi içinde ne düşünür, ne de eylemci olarak büyük önem atfettiği kişilerden biri değildi. Benzer şekilde kendisinin Osmanlı siyasetinde 1908 sonrasındaki yükselişi de genellikle “liyakata dayalı olmayan” bir gelişme olarak yorumlanmaktadır. İttihad ve Terakki Cemiyeti’ni Mehmed Talât, İsmail Enver ve Ahmed Cemal Paşalar etrafında oluşan gruplaşmalara indirgemek önce dönemin popüler...

İsmail Kara

“Tarihi Değiştirmek” niçin asıl dava olsun?

“Tanzimattan beri devam eden sahte inkılaplar ve bu inkılapların türettiği sahte kahramanlar davamızın müşahhas planda baş meselesidir.” 50’li yıllarda yazılan bu cümle Necip Fazıl’ın en dikkate değer ve en çok okunan, elbette aynı zaman­da en problemli eserlerinden İdeolocya Örgüsü kitabının başlarında yer alıyor. Davanın “İslâm inkılabı” ve Tür­kiye’nin “kurtuluş”u olduğu hatırlandığında “tarihi de­ğiştirme”nin merkezî yeri belki daha bir ehemmiyet kazanacak. İnkılap ve kurtuluş için yeni bir tarih fikri ve kur­gusu… Dile getirildiği dönem itibariyle bu ifadenin ve sesin cesurâne olduğu kadar anlamlı, cesaret verici, koruyu­cu bir çıkış ve radikal olduğu kadar münakaşaya daveti­ye çıkaracak bir talep, hararetli mücadeleye kaynaklık edecek...

Semavi Eyice

TARİHİN SON ŞAHİTLERİNİ NASIL SUSTURDUK? MEZAR TAŞI KATLİAMI

Türklerin Anadolu’ya girişlerinden itibaren bıraktıkları en önem­li mimari hatıraların başında hayrat yapılarının hazirelerinde kalan kabirler ve mezar taşları ile şehrin, kasabanın, hatta köyün umumi mezarlığındaki kabirler ve bunların baş şahideleri gelir. Üzücü olan şu ki, bazı cami veyahut hayrat hazireleri çeşitli sebeplerle boşaltılarak mezar taşları sökülmüş, tahrip edilmiş veya kırılarak inşaatlarda kullanılmıştır. Büyük kabristanlar­daki mezar taşı katliamı ise çok daha geniş ölçüde gerçekleşmiştir. Bir hazirede başta o hayratı yaptıran kişi, hatta onun aile mensupları olmak üzere bir veya birkaç mezar taşı bulunabilir. Yani bir kabristanın tahrip edilmesi, birkaç yüzyıllık tarihin yok edilmesi anlamına gelir. Bu hususta dikkatimizi çeken ba­zı örnekleri...

M. Şükrü Hanioğlu

İNGİLTERE YENİLGİYİ NASIL SORUŞTURDU?

Çanakkale yenilgisi ve İngiliz-Hint seferî kuvve­tine mensup 6. Tümen’in Kûtu’l-Amâre’de tes­lim olması İngiliz kamuoyunda büyük bir şaş­kınlık yaratmakla kalmayarak, kapsamlı bir tepkinin de doğmasına neden olmuştu. Bunda insanlık tarihinin o zamana kadar gördüğü en büyük ça­tışmada beklenen neticelerin alınamaması kadar, fazla­sıyla küçümsenen Osmanlı orduları karşısında hezimet ölçüsünde yenilgiler yaşanması da ciddi rol oynamıştı. Bütün Avrupa başkentlerinde olduğu gibi Londra’da­ki devlet adamları ve askerî yetkililer de savaşın nihaî neticesinin Batı Cephesi’nde belirleneceğini biliyorlardı. Başka bir ifadeyle Alman ordularının Paris’e muzaffer biçimde girmeleri mağlubiyet anlamına gelecek, bunun önlenmesi ise İtilaf devletlerinin Harb-i Umumî’yi zaferle sonlandırmasını sağlayacaktı. Bu, şüphesiz Çanakkale ve İngilizlerin “Mezopotamya”...

İsmail Kara

BEKİR TOPALOĞU HOCA İÇİN RAHMET KAYITLARI

Onun sessiz sedasız göçmesiyle İmam Hatip Okulları neslinin ilk sağlam sacayağı kırıldı demek mübalağalı olmayacak sanırım. Bekir Topaloğlu, Hayrettin Karaman ve Tayyar Altıkulaç üçlüsünün etrafında, onları 12’ye tamamlayan yakın bir müttefikler (rivayetlere göre yeminliler) halkası vardı, onların etrafında da muhlis ve muhiplerden oluşan birkaç hâle daha. Dış ve yan halkalarda ise daha büyük bir kalabalık… Bir İmam Hatip camiasının yakın- uzak halkaları ve bunun hissiyatı. Onların severek kullandıkları ifade ile bir “Nesil”, hatta “Altın Nesil”. Ama üçlünün statüsü ve itibarı hep ayrı oldu, farklı kaldı. Yükleri ve vazifeleri, tahammülleri ve dayanıklılıkları da öyle idi, öyle oldu. Aslında biraz da memleketlerinden...

Norman Stone

Savaşın kanlı cephesi

Falkenhayn’ın şansı yaver gitmişti, zira Batılı güçler kuvvetlerini Gelibolu ile Fransa’daki cephe arasında dağıtmıştı. Fransa’daki cephe sap­lantıya neden oldu. Harita üzerinde Alman hattı Paris’ten 80 km uzakta bulunan Noyon en uçta olmak üze­re uzun bir çıkıntı halinde öne çıktı­ğı için çok savunmasız gibi görünü­yor ve Fransa gazeteleri her gün bu haberle hücuma geçiyordu. Güzel reklama bakan generaller de bek­lendiği gibi büyülendiler: Yeni bir taarruz millî toprağın kurtuluşu­nu getirecekti. Milyonlarca İngiliz gönüllü, bir askerin sözde ihtişam­lı hayatı uğruna sanayi kentlerinde­ki sıkıcı hayatı terk etmek üzere git­meye hazır ve istekliydiler. Çıkıntılar kanatlardan, kuzey ke­narında Britanya Görev Gücü’nün kuvvetini yığdığı Artois’dan ve gü­ney...

M. Şükrü Hanioğlu

Nizamnâmelerdeki sanal kadınlardan İttihad ve Terakki Kadın Şubesine: Jön Türklük ve “KADIN”

Jön Türk hareketinin önemli özel­liklerinden biri de “kadın”ın 1889 ilâ 1908 yılları arasında yaşanan bu sü­reçte çok az görünürlüğe sahip olması­dır. Jön Türklüğün en önemli örgütü olan Osmanlı İttihad ve Terakki Ce­miyeti’nin 1895’te neşrolunan nizam­nâmesinin 1. maddesi “kadın ve erkek bilcümle Osmanlılardan mürekkeb” bir örgütün teşekkül ettiğini vurgula­mıştı. Yeniden örgütlenme sonrasında faaliyete geçen Osmanlı Terakki ve İt­tihad Cemiyeti’nin 1906 yılında ka­bul edilen Nizamnâme-i Esasîsi’nin 6. maddesi de benzer şekilde “bilâ tefrik-i cins ü mezheb, kadın ve erkek bilcüm­le Osmanlılar Cemiyete âzâ olabilirler” hükmünü taşıyordu. Dönemin şartları çerçevesinde li­beral olarak yorumlanabilecek bu yaklaşıma karşılık örgütte “kadın”ın görünürlüğü uzun süre son derece...

Mehmet Çelik

Doğu Hıristiyanlığında “Günahın Kaynağı” Kadınlar

Hıristiyanlığın ilk yayılış sürecine bakacak olursak Kudüs’te İsa-Mesih’in “Yahudi karakterli ve Musa Şeriatı” çerçevesindeki misyonu, Tarsuslu Pavlos’un yeni bir yorumuyla Yahudilik ve Musa Şeriatı’ndan koparılmış, Antakya üzerinden farklı bir din olarak pagan dünyaya servis edilmişti. Pavlos’un bu misyon faaliyetine ilk muhatap olan bölge Suriye ve Anadolu’ydu. Hıristiyanlık öncesi bu coğrafyaya baktığımız zaman kadının konumu hakkında en iyi bilgileri veren iki şehir vardır: Antakya ve Edessa (Urfa). Ancak şunu da belirtelim ki veri ve tarihî kalıntı açısından Edessa daha zengindir. Şehir Doğu ve Batı kültürünün bileşkesini meydana getirmiş; Doğu’nun Batı’ya açılan kapısı, Batı’nın Doğu’ya uzanan köprüsüydü. Kısaca bir kültür merkeziydi. Her...

İsmail Kara

Mareşal dosyasına birkaç küçük “ŞAHSİ” ilave

Tarihin bir anıyla şahsi hikâyenizin bir anı, isterseniz büyük ve uzun zamanla küçük ve kısa zaman diyelim, bir şekilde kesiştiği, üstüste düştüğü hengâmda yoğunluklar ve ehemmiyet bölgelerinin seviyesi, hatta rengi de değişiyor. Tarihin biraz daha size yaklaşması, sizin tarihiniz (de) olması mânasına geliyor bu. Aynı zamanda tarihin imkânları ve cesaret verici tarafları ile yorucu ağırlıkları ve zorlu tortularının da yanınıza yörenize eklenip bitişmesi demek. (Ara not: Aslında tarih eğitiminde tarihçinin yapması, başarması gereken hususlardan biri de kişinin, talebenin, okuyucunun kendisiyle tarih/i arasında yakınlıklar, irtibatlar, belki zaruri ilişkiler kurmak, ortak bir hissiyat ve bilgi zemini, giderek kendisiyle geçmiş ve gelecek arasında...

Mustafa Armağan

Meğer Lozan’daki şartlarımız 1919’da İngilizlerce belirlenmiş

Son dakika haberi olarak geçen “Rusya ve ABD anlaştı. Suri­ye’de ateşkes sağlandı” tvitine boş na­zarlarla bakarken yine de içimden in­şaallah çekiyorum. Olmaz a, olur da başarırlarsa Suriyeli kardeş ailemizin minik oğlu Muhammed’in eskisi gibi Şam-ı Şerif parklarında koşup oynaya­cağı günler geçti gözümün önünden. Bir gün olur da dönerlerse evleri­nin yerindeki enkaz arasında çıka­cak patlamamış bombaların bir süre daha ateşkesi bozmadan patlamaya devam edeceği kesin. Yine de ateşkes bir umuttur ve onun soluk ışığına he­pimizin çok ihtiyacı var. Şam’da ateş kesilecek de İsrail Fi­listinli gençleri kırmaktan vaz mı ge­çecek? Yemen’de sular durulacak mı? Libya’nın iç savaşı ne olacak? DAİŞ katliamı bitecek...

Semavi Eyice

Fethi müjdeleyen Kâbe Toprağı: Üsküdar

Ağırlıklı olarak sur içi denilen bölgenin ehemmiyetine vur­gu yapılır. İstanbul’un karşı yakasında yer alan Üsküdar bölge­sinin üzerinde ise pek fazla durul­maz. Hâlbuki Boğaziçi hayat verir İstanbul’a. Haliç bu uzantının ucu olarak önemini devam ettirir. İs­tanbul’un güzelliklerinden bah­sederken bütün bunları da hesaba katmak gerekir. Bugün İstanbul’un Anadolu ya­kasının bir ilçesi olan Üsküdar’ın Türk idaresine girmesi İstanbul’un fethinden önce gerçekleşmiştir. İlk­çağ’daki adı Scutari, Roma Ordu­su’nda piyade birliklerinin başında yürüyen, sadece kafaları dışarıda kalmak üzere boyunlarını çevre­leyen birer kalkan taşıyan askerî birliğe verilen isimdir. Bazılarının görüşüne göre sözkonusu askerî birliğin kışlası da aynı isimle anıl­mış, özdeşleştiği bu bölgeye adını vermiş, günümüzde de Üsküdar...

Yavuz Bahadıroğlu

Düşman saflarına sızan kulaklar: Casuslar

13. yüzyılın son yılları. Toza dumana batmış bir süvari, Osman Gazi’nin çadırının önünde hışımla atından inip nöbetçiye seslendi: “Var beyi­mize haber ver, Harmankaya Tekfuru Köse Mihal geldi de…” Osman Gazi az sonra çadırın önündey­di. Köse Mihal’i samimi bir sevgiyle kucakladı. Ayakta dikilirken, dizlerini döven uzun kol­ları Köse Mihal Bey’i iki kat sarmış gibiy­di. Hal hatırdan sonra içeri girdiler. Su­nulan şerbetleri içtiler. “Habere geldim, Osman Beyim” diye söze başladı Köse Mihal, “Haberin de zor­lusuna geldim. Tekmil tekfurlar (Bizans askerî valileri) yekvücut olup kuyunu kaz­makta, bilesin” diye devam etti. Osman Gazi hayret içinde, “Bizimle ne zorları var ki?” diye sordu. “Orasını bilen...

İsmail Kara

Cumhuriyet ideolojisi niçin tefsir ve hadis kitabı neşretsin?

Hilafet ilga edilmiş; ilim ve irfan kurumlarına, medreselere ve tekkelere paslı kilit vurulmuş; din eğitimi, dinî yayıncılık en alt seviyelere inmeye zorlanmış; camiler, mescitler, tekkeler, çeşmeler, türbeler harabiyete terkedilmiş; bir kısmı alınıp satılmış (evet cami ve mescitler alınır satılır meta olmuş, bazıları depo yapılmış, CHP il-ilçe merkezi olmuş); hemen hepsi doğrudan veya dolaylı olarak dinle alakalı nice inkılaplar (şapka, harf devrimi, takvim, medeni kanun, saat…) peşpeşe gelmiş; Diyanet İşleri Başkanlığı hem şekil hem muhteva olarak dar bir alana sıkıştırılmış; eski harfli kitaplar ya korkudan toprağa gömülmüş ya da tedirginlikten haraç mezat satılmış, atılmış, yakılmış; kadınların örtünmesi, dinî nikâh, türbe ziyareti,...

Mustafa Armağan

Mareşal Fevzi Çakmak nasıl ‘öldürüldü’?

Rahmetli Cemil Meriç taşı gediğine koyma ustasıydı. “Öldürülmesi gereken ölüler var” sözü, yalın gibi bir hakikati yalanın camekânına atan beş yıldızlı cümlelerindendir. Öldürülmesi gereken ölüler olduğu gibi hayata döndürülmesi gereken ölüler de olduğunu unutmadan okumak gerekir bu som cümleyi. Lakin şu var: Uzama yeni bir şahsiyet ekleyebilmek için eskiden yerlerini işgal etmiş sahte kahramanların cirminin küçültülmesi de gerekir. Prokrustes’in meşhur yatağı gibi tıpkı. Boyu uzun gelenlerin bacakları kırılmalı, kısa gelenlerin de çekilerek uzatılmalıdır. Hakikat ancak bu suretle tecelli edecektir. Bunun için bir miktar şiddet gerekecek elbette. Şiddetle oluşturulan resmi tarih yine şiddetle hakikatin yatağına dönmeye icbar edilecektir. Yalanlarla bezeli yakın...

Mehmet Çelik

Cumhuriyet basını İslama karşı nasıl kılıç kuşandı?

Sanayi devrimini tamamlamış, teknolojik gelişmelerle güçlenmiş, sömürgecilikle ekonomisini iyileştirmiş, refah seviyesi yüksek bir Avrupa tablosu vardı 20. Yüzyılın başlarında. Karşısında da teknolojik gelişmeleri takip edememiş, ekonomisi güçsüz, refah, eğitim ve kültür düzeyi düşük İslam dünyası… İletişim ve ulaşım araçlarının gelişmesiyle bu iki dünyanın ilişkileri yoğunluk kazandı. Batı ülkelerine tahsil için giden öğrenciler, başka sebeplerle giden aydınlar, gazeteciler ve iş adamları “gelişmiş Batı”yla buluştular. Bu karşılaşmayı -tahmin edileceği üzere- kendi ülkelerinin geri kalmışlığını sorgulama safhası takip etti. Bilhassa Tanzimat’tan sonra aydınlar siyasî sistemden eğitime, ticarî ve günlük hayata kadar her şeyi tartışmaya açıp çareler aradılar. Batı karşısında bu geri kalmışlığın sebeplerinden...

M. Şükrü Hanioğlu

İslamın yerine ne geçsin? Guyau’nun vecibesiz, müeyyidesiz felsefî dini mi?

19. yüzyılın ilerleyen yıllarında “modernlik”i “din karşıtlığı” üzerinden tanımlama pek çok diğer toplum gibi Osmanlı ülkesinde de ciddi bir ivme kazanmıştı. Dolayısıyla asır sonunda Batı düşüncesine egemen olan “dinlerin yakın gelecekte ortadan kalkacağı” yaklaşımının imparatorluk entelektüelleri arasında yaygın kabul görmesi şaşırtıcı bir gelişme değildi. Osmanlı modernleşmesi bir bağdaştırma yaratma hedefiyle ortaya çıkmış, ancak sonraki yıllarda Batı kaynaklı felsefe ve düşünce akımları entelektüel tartışmaya egemen olmuştu. Şüphesiz bu dönemde hakim entelektüel söyleme karşı duran, İslam ile modernliği bağdaştırmaya çalışan hareketler de doğmuştu. Ancak “dindarlık”ın hızla “genel entelektüel alan” dışına itilmeye başlanması söz konusu tartışmayı “İslamcılar arası” bir faaliyet düzeyine indirgerken, Osmanlı...

Semavi Eyice

Taşı toprağı sarnıç İstanbul

Bizans döneminde İstanbul’da çok sayıda su sarnıcı yapılmıştı. Bunlar yabancı araştırmacıların dikkatini çekmekle beraber üzerlerinde fazla durulmamış, teknik ve mimari bakımdan yeterli tetkikler yapılmamıştır. 19. yüzyıl başlarının Napolyon döneminde, aslen Macar olan ve Fransa elçisi olarak İstanbul’a gelen Comte Andreossy (Macarca Andraşi) sarnıçlara ilgi duymuş ve görebildiklerinin bir listesini çıkarmış, bu listeyi de kitabına eklemiştir. Fakat İstanbul’daki Bizans dönemi sarnıçlarının uzmanlar tarafından etraflıca incelenmesi ancak 19. Asrın sonlarında mümkün olmuştur. O tarihlerde İstanbul’daki Mühendishane Mektebinde, yani Teknik Üniversitede görevli, su yapıları ve su toplama-dağıtma tesisleri üzerinde uzman Prof. Phillip Forchheimer tarafından ilk defa etraflı bir ilmî çalışma yapmıştır. Kendisine yardımcı...

Mustafa Armağan

Bediüzzaman Said Nursi’nin “Mahrem” Risalesi

1960 Mart’ında diyar-ı ahirete göç eden Bediüzzaman Said Nursi’nin ha­yatında Latin harfleriyle tek bir kelime yazmamış ve okumamış olması harf is­tilasına uğramış beyinler olarak bizim için hangi anlama gelmektedir? Mev­zimizde karşılığı bulunmakta mıdır? Hayıflanarak ‘Keşke direnen bir tara­fımız kalabilseydi onun gibi’ dediğim çok olmuştur. Hele ikametgâhına ge­len mahkeme evraklarını imzalamayıp ümmiler gibi parmak basmayı tercih etmesi üzerinde çok düşünmüşümdür. Ne yapmak istiyordu? Ve neden böyle yapıyordu?

Mehmet Çelik

Rusya’nın Ortadoğu hayalleri

Türkler için Kızıl Elma tabir edilen ‘Turan’ hayali neyi ifade ediyorsa, Ruslar için de ‘sıcak denizlere inme’ aynı anlama gelir. Bu ülkede lise mezunu herkes Rusya’nın bu hayallerini tarih hocalarından dinlemiştir. Bu düşüncenin sembol ismi, Rusların ‘Büyük Petro’ diye andıkları, bizim ‘Deli’ lakabıyla küçümsediğimiz Çar I. Petro’dur. Bizde Kanuni ne ise Rus tarihinde I. Petro odur.

M. Şükrü Hanioğlu

Rusya’nın Osmanlı siyaseti

Osmanlı-Rus ilişkilerinin 19. asır­daki gerginliği ve bu süreçte iki devlet arasında yaşanan savaşlar, po­püler kültürün varsaydığı “ülkemizi parçalamaktan başka amacı olmayan” bir dış siyaset yapımının fiilen uygu­landığı tezinin yaygın kabul görmesi­ne yol açmaktadır. Çar I. Nikola’nın 1853 yılı Ocak ayında İngiliz elçisi Sir George Hamilton Seymour’a, daha sonra Osmanlı Devleti için kullanılan bir sıfat haline gelecek “hasta adam”ı paylaşmayı önerdiği doğrudur. Ancak bu, Rusya’nın “hiç değişmeyen” dış si­yaset doktrini olmamıştır.

İsmail Kara

Kütüphane fikri olmayan bir ilim ve düşünce dünyası olur mu?

Kitap-kütüphane fikri ve bununla alakalı olarak kütüphanelerin bizzat kendileri (kitap türleri, yapıları, iç donanımları, çalışma mekânları ve imkânları, personeli, hizmetleri, tasnifi, hedef kitlesi…) herhalde tek başına ele alınamaz. Bu konu bir ülkenin, bir “ortam”ın, bir iddia ve davanın eğitim sistemiyle, ilim, kültür ve sanat anlayışıyla, üniversitelerinin/akademi mensuplarının ufku ve kapasitesiyle, kitap kültürü, zevki ve okuma alışkanlığıyla, nihayet bütün bu alanlarla ilgili kişileri/bürokrasisiyle zaruri olarak irtibatlıdır. Birçok alanla iç içe, bitişik yahut yan yana bir mesele.

Mehmet Çelik

Menemen’de ‘gerçekte’ ne oldu?

Üzerinden 85 yıl geçmiş! Kimilerine göre laik cumhuriyeti yıkmak için kalkışılan irticaî ayaklanma, kimilerine göre de vatandaşını her yıl azarlamak, haşlamak ve gözdağı vermek için kurgulanmış devlet provokasyonuydu Menemen. Yaklaşık 180 üniversiteye sahip bu ülkenin tarihçileri, siyaset bilimcileri hâlâ olayı açık seçik ortaya koy(a)madılar. Hâlbuki pek de girift olmayan bu hadisenin üzerinden çok uzun zaman geçmiş değil. Benim gibi onlarca tarihçi de olayı şahitlerinden dinlemiştir. Burada ne 1. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi sebeplerin birbirinin içine girmişliği var, ne de Amerika’nın Irak’ı işgalinin perde arkasındaki detaylı hesaplar.

M. Şükrü Hanioğlu

Vatikan’da bir osmanlı “prensi”

Papa X. Pius (Giuseppe Melchiorre Sarto) 15 Mart 1906 günü nadiren bahşedilen özel görüşmelerden biri için bir ziyaretçiyi huzuruna kabul etmişti. Gizli tutulan buluşma için sahte kimlikle kalmakta olduğu Roma’daki Hotel Splendide’den görüşmenin gerçekleşeceği özel odaya getirilen kısa boylu, genç ve akıcı Fransızca konuşan kişi, kendisini prens ve Sultan Abdülmecid’in torunu olarak tanıtmayı tercih eden Damad Mahmud Paşazâde Mehmed Sabahaddin Bey’den başkası değildi. Hiç şüphesiz buluşma her iki taraf açısından da değişik soruların gündeme getirilmesine neden olacak gizli bir görüşmeydi.

İsmail Kara

Yusuf Akçura’nın mezar taşı niçin minare?

Mezar taşı bir düşünce tarihi konusu ve meselesi olur mu diye yazmıştım. İsterseniz ölüden diri çıkar mı diyelim. Bu defa bir mezar ziyareti sürpriziyle başlayacağım. 2006-2007 güz ve bahar dönemlerinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde ayda iki defa olmak üzere “Safahat Dersleri” vermiştim. Yıl boyu katılan arkadaşlarla birlikte Safahat merkezli olarak yeni İslâm yorumları, medeniyet, ulûm-fünûn, tarih-israiliyat, asrın idraki, millet-milliyet, ahlâk, insan, tasavvuf… kavramları ve konuları üzerinden Akif’in refakatinde yol almıştık. Bu dersleri ihdas etmemin sebebi büyük şairin vefatının 70. sene-i devriyesinin sönük geçeceği gibi -maalesef neticede haklı çıkacağım- bir hisse kapılmamdı.

Derin Tarih