Semavi Eyice

TARİHİN SON ŞAHİTLERİNİ NASIL SUSTURDUK? MEZAR TAŞI KATLİAMI

Türklerin Anadolu’ya girişlerinden itibaren bıraktıkları en önem­li mimari hatıraların başında hayrat yapılarının hazirelerinde kalan kabirler ve mezar taşları ile şehrin, kasabanın, hatta köyün umumi mezarlığındaki kabirler ve bunların baş şahideleri gelir. Üzücü olan şu ki, bazı cami veyahut hayrat hazireleri çeşitli sebeplerle boşaltılarak mezar taşları sökülmüş, tahrip edilmiş veya kırılarak inşaatlarda kullanılmıştır. Büyük kabristanlar­daki mezar taşı katliamı ise çok daha geniş ölçüde gerçekleşmiştir. Bir hazirede başta o hayratı yaptıran kişi, hatta onun aile mensupları olmak üzere bir veya birkaç mezar taşı bulunabilir. Yani bir kabristanın tahrip edilmesi, birkaç yüzyıllık tarihin yok edilmesi anlamına gelir. Bu hususta dikkatimizi çeken ba­zı örnekleri...

M. Şükrü Hanioğlu

İNGİLTERE YENİLGİYİ NASIL SORUŞTURDU?

Çanakkale yenilgisi ve İngiliz-Hint seferî kuvve­tine mensup 6. Tümen’in Kûtu’l-Amâre’de tes­lim olması İngiliz kamuoyunda büyük bir şaş­kınlık yaratmakla kalmayarak, kapsamlı bir tepkinin de doğmasına neden olmuştu. Bunda insanlık tarihinin o zamana kadar gördüğü en büyük ça­tışmada beklenen neticelerin alınamaması kadar, fazla­sıyla küçümsenen Osmanlı orduları karşısında hezimet ölçüsünde yenilgiler yaşanması da ciddi rol oynamıştı. Bütün Avrupa başkentlerinde olduğu gibi Londra’da­ki devlet adamları ve askerî yetkililer de savaşın nihaî neticesinin Batı Cephesi’nde belirleneceğini biliyorlardı. Başka bir ifadeyle Alman ordularının Paris’e muzaffer biçimde girmeleri mağlubiyet anlamına gelecek, bunun önlenmesi ise İtilaf devletlerinin Harb-i Umumî’yi zaferle sonlandırmasını sağlayacaktı. Bu, şüphesiz Çanakkale ve İngilizlerin “Mezopotamya”...

İsmail Kara

BEKİR TOPALOĞU HOCA İÇİN RAHMET KAYITLARI

Onun sessiz sedasız göçmesiyle İmam Hatip Okulları neslinin ilk sağlam sacayağı kırıldı demek mübalağalı olmayacak sanırım. Bekir Topaloğlu, Hayrettin Karaman ve Tayyar Altıkulaç üçlüsünün etrafında, onları 12’ye tamamlayan yakın bir müttefikler (rivayetlere göre yeminliler) halkası vardı, onların etrafında da muhlis ve muhiplerden oluşan birkaç hâle daha. Dış ve yan halkalarda ise daha büyük bir kalabalık… Bir İmam Hatip camiasının yakın- uzak halkaları ve bunun hissiyatı. Onların severek kullandıkları ifade ile bir “Nesil”, hatta “Altın Nesil”. Ama üçlünün statüsü ve itibarı hep ayrı oldu, farklı kaldı. Yükleri ve vazifeleri, tahammülleri ve dayanıklılıkları da öyle idi, öyle oldu. Aslında biraz da memleketlerinden...

Norman Stone

Savaşın kanlı cephesi

Falkenhayn’ın şansı yaver gitmişti, zira Batılı güçler kuvvetlerini Gelibolu ile Fransa’daki cephe arasında dağıtmıştı. Fransa’daki cephe sap­lantıya neden oldu. Harita üzerinde Alman hattı Paris’ten 80 km uzakta bulunan Noyon en uçta olmak üze­re uzun bir çıkıntı halinde öne çıktı­ğı için çok savunmasız gibi görünü­yor ve Fransa gazeteleri her gün bu haberle hücuma geçiyordu. Güzel reklama bakan generaller de bek­lendiği gibi büyülendiler: Yeni bir taarruz millî toprağın kurtuluşu­nu getirecekti. Milyonlarca İngiliz gönüllü, bir askerin sözde ihtişam­lı hayatı uğruna sanayi kentlerinde­ki sıkıcı hayatı terk etmek üzere git­meye hazır ve istekliydiler. Çıkıntılar kanatlardan, kuzey ke­narında Britanya Görev Gücü’nün kuvvetini yığdığı Artois’dan ve gü­ney...

M. Şükrü Hanioğlu

Nizamnâmelerdeki sanal kadınlardan İttihad ve Terakki Kadın Şubesine: Jön Türklük ve “KADIN”

Jön Türk hareketinin önemli özel­liklerinden biri de “kadın”ın 1889 ilâ 1908 yılları arasında yaşanan bu sü­reçte çok az görünürlüğe sahip olması­dır. Jön Türklüğün en önemli örgütü olan Osmanlı İttihad ve Terakki Ce­miyeti’nin 1895’te neşrolunan nizam­nâmesinin 1. maddesi “kadın ve erkek bilcümle Osmanlılardan mürekkeb” bir örgütün teşekkül ettiğini vurgula­mıştı. Yeniden örgütlenme sonrasında faaliyete geçen Osmanlı Terakki ve İt­tihad Cemiyeti’nin 1906 yılında ka­bul edilen Nizamnâme-i Esasîsi’nin 6. maddesi de benzer şekilde “bilâ tefrik-i cins ü mezheb, kadın ve erkek bilcüm­le Osmanlılar Cemiyete âzâ olabilirler” hükmünü taşıyordu. Dönemin şartları çerçevesinde li­beral olarak yorumlanabilecek bu yaklaşıma karşılık örgütte “kadın”ın görünürlüğü uzun süre son derece...

Mehmet Çelik

Doğu Hıristiyanlığında “Günahın Kaynağı” Kadınlar

Hıristiyanlığın ilk yayılış sürecine bakacak olursak Kudüs’te İsa-Mesih’in “Yahudi karakterli ve Musa Şeriatı” çerçevesindeki misyonu, Tarsuslu Pavlos’un yeni bir yorumuyla Yahudilik ve Musa Şeriatı’ndan koparılmış, Antakya üzerinden farklı bir din olarak pagan dünyaya servis edilmişti. Pavlos’un bu misyon faaliyetine ilk muhatap olan bölge Suriye ve Anadolu’ydu. Hıristiyanlık öncesi bu coğrafyaya baktığımız zaman kadının konumu hakkında en iyi bilgileri veren iki şehir vardır: Antakya ve Edessa (Urfa). Ancak şunu da belirtelim ki veri ve tarihî kalıntı açısından Edessa daha zengindir. Şehir Doğu ve Batı kültürünün bileşkesini meydana getirmiş; Doğu’nun Batı’ya açılan kapısı, Batı’nın Doğu’ya uzanan köprüsüydü. Kısaca bir kültür merkeziydi. Her...

İsmail Kara

Mareşal dosyasına birkaç küçük “ŞAHSİ” ilave

Tarihin bir anıyla şahsi hikâyenizin bir anı, isterseniz büyük ve uzun zamanla küçük ve kısa zaman diyelim, bir şekilde kesiştiği, üstüste düştüğü hengâmda yoğunluklar ve ehemmiyet bölgelerinin seviyesi, hatta rengi de değişiyor. Tarihin biraz daha size yaklaşması, sizin tarihiniz (de) olması mânasına geliyor bu. Aynı zamanda tarihin imkânları ve cesaret verici tarafları ile yorucu ağırlıkları ve zorlu tortularının da yanınıza yörenize eklenip bitişmesi demek. (Ara not: Aslında tarih eğitiminde tarihçinin yapması, başarması gereken hususlardan biri de kişinin, talebenin, okuyucunun kendisiyle tarih/i arasında yakınlıklar, irtibatlar, belki zaruri ilişkiler kurmak, ortak bir hissiyat ve bilgi zemini, giderek kendisiyle geçmiş ve gelecek arasında...

Mustafa Armağan

Meğer Lozan’daki şartlarımız 1919’da İngilizlerce belirlenmiş

Son dakika haberi olarak geçen “Rusya ve ABD anlaştı. Suri­ye’de ateşkes sağlandı” tvitine boş na­zarlarla bakarken yine de içimden in­şaallah çekiyorum. Olmaz a, olur da başarırlarsa Suriyeli kardeş ailemizin minik oğlu Muhammed’in eskisi gibi Şam-ı Şerif parklarında koşup oynaya­cağı günler geçti gözümün önünden. Bir gün olur da dönerlerse evleri­nin yerindeki enkaz arasında çıka­cak patlamamış bombaların bir süre daha ateşkesi bozmadan patlamaya devam edeceği kesin. Yine de ateşkes bir umuttur ve onun soluk ışığına he­pimizin çok ihtiyacı var. Şam’da ateş kesilecek de İsrail Fi­listinli gençleri kırmaktan vaz mı ge­çecek? Yemen’de sular durulacak mı? Libya’nın iç savaşı ne olacak? DAİŞ katliamı bitecek...

Semavi Eyice

Fethi müjdeleyen Kâbe Toprağı: Üsküdar

Ağırlıklı olarak sur içi denilen bölgenin ehemmiyetine vur­gu yapılır. İstanbul’un karşı yakasında yer alan Üsküdar bölge­sinin üzerinde ise pek fazla durul­maz. Hâlbuki Boğaziçi hayat verir İstanbul’a. Haliç bu uzantının ucu olarak önemini devam ettirir. İs­tanbul’un güzelliklerinden bah­sederken bütün bunları da hesaba katmak gerekir. Bugün İstanbul’un Anadolu ya­kasının bir ilçesi olan Üsküdar’ın Türk idaresine girmesi İstanbul’un fethinden önce gerçekleşmiştir. İlk­çağ’daki adı Scutari, Roma Ordu­su’nda piyade birliklerinin başında yürüyen, sadece kafaları dışarıda kalmak üzere boyunlarını çevre­leyen birer kalkan taşıyan askerî birliğe verilen isimdir. Bazılarının görüşüne göre sözkonusu askerî birliğin kışlası da aynı isimle anıl­mış, özdeşleştiği bu bölgeye adını vermiş, günümüzde de Üsküdar...

Yavuz Bahadıroğlu

Düşman saflarına sızan kulaklar: Casuslar

13. yüzyılın son yılları. Toza dumana batmış bir süvari, Osman Gazi’nin çadırının önünde hışımla atından inip nöbetçiye seslendi: “Var beyi­mize haber ver, Harmankaya Tekfuru Köse Mihal geldi de…” Osman Gazi az sonra çadırın önündey­di. Köse Mihal’i samimi bir sevgiyle kucakladı. Ayakta dikilirken, dizlerini döven uzun kol­ları Köse Mihal Bey’i iki kat sarmış gibiy­di. Hal hatırdan sonra içeri girdiler. Su­nulan şerbetleri içtiler. “Habere geldim, Osman Beyim” diye söze başladı Köse Mihal, “Haberin de zor­lusuna geldim. Tekmil tekfurlar (Bizans askerî valileri) yekvücut olup kuyunu kaz­makta, bilesin” diye devam etti. Osman Gazi hayret içinde, “Bizimle ne zorları var ki?” diye sordu. “Orasını bilen...

İsmail Kara

Cumhuriyet ideolojisi niçin tefsir ve hadis kitabı neşretsin?

Hilafet ilga edilmiş; ilim ve irfan kurumlarına, medreselere ve tekkelere paslı kilit vurulmuş; din eğitimi, dinî yayıncılık en alt seviyelere inmeye zorlanmış; camiler, mescitler, tekkeler, çeşmeler, türbeler harabiyete terkedilmiş; bir kısmı alınıp satılmış (evet cami ve mescitler alınır satılır meta olmuş, bazıları depo yapılmış, CHP il-ilçe merkezi olmuş); hemen hepsi doğrudan veya dolaylı olarak dinle alakalı nice inkılaplar (şapka, harf devrimi, takvim, medeni kanun, saat…) peşpeşe gelmiş; Diyanet İşleri Başkanlığı hem şekil hem muhteva olarak dar bir alana sıkıştırılmış; eski harfli kitaplar ya korkudan toprağa gömülmüş ya da tedirginlikten haraç mezat satılmış, atılmış, yakılmış; kadınların örtünmesi, dinî nikâh, türbe ziyareti,...

Mustafa Armağan

Mareşal Fevzi Çakmak nasıl ‘öldürüldü’?

Rahmetli Cemil Meriç taşı gediğine koyma ustasıydı. “Öldürülmesi gereken ölüler var” sözü, yalın gibi bir hakikati yalanın camekânına atan beş yıldızlı cümlelerindendir. Öldürülmesi gereken ölüler olduğu gibi hayata döndürülmesi gereken ölüler de olduğunu unutmadan okumak gerekir bu som cümleyi. Lakin şu var: Uzama yeni bir şahsiyet ekleyebilmek için eskiden yerlerini işgal etmiş sahte kahramanların cirminin küçültülmesi de gerekir. Prokrustes’in meşhur yatağı gibi tıpkı. Boyu uzun gelenlerin bacakları kırılmalı, kısa gelenlerin de çekilerek uzatılmalıdır. Hakikat ancak bu suretle tecelli edecektir. Bunun için bir miktar şiddet gerekecek elbette. Şiddetle oluşturulan resmi tarih yine şiddetle hakikatin yatağına dönmeye icbar edilecektir. Yalanlarla bezeli yakın...

Mehmet Çelik

Cumhuriyet basını İslama karşı nasıl kılıç kuşandı?

Sanayi devrimini tamamlamış, teknolojik gelişmelerle güçlenmiş, sömürgecilikle ekonomisini iyileştirmiş, refah seviyesi yüksek bir Avrupa tablosu vardı 20. Yüzyılın başlarında. Karşısında da teknolojik gelişmeleri takip edememiş, ekonomisi güçsüz, refah, eğitim ve kültür düzeyi düşük İslam dünyası… İletişim ve ulaşım araçlarının gelişmesiyle bu iki dünyanın ilişkileri yoğunluk kazandı. Batı ülkelerine tahsil için giden öğrenciler, başka sebeplerle giden aydınlar, gazeteciler ve iş adamları “gelişmiş Batı”yla buluştular. Bu karşılaşmayı -tahmin edileceği üzere- kendi ülkelerinin geri kalmışlığını sorgulama safhası takip etti. Bilhassa Tanzimat’tan sonra aydınlar siyasî sistemden eğitime, ticarî ve günlük hayata kadar her şeyi tartışmaya açıp çareler aradılar. Batı karşısında bu geri kalmışlığın sebeplerinden...

M. Şükrü Hanioğlu

İslamın yerine ne geçsin? Guyau’nun vecibesiz, müeyyidesiz felsefî dini mi?

19. yüzyılın ilerleyen yıllarında “modernlik”i “din karşıtlığı” üzerinden tanımlama pek çok diğer toplum gibi Osmanlı ülkesinde de ciddi bir ivme kazanmıştı. Dolayısıyla asır sonunda Batı düşüncesine egemen olan “dinlerin yakın gelecekte ortadan kalkacağı” yaklaşımının imparatorluk entelektüelleri arasında yaygın kabul görmesi şaşırtıcı bir gelişme değildi. Osmanlı modernleşmesi bir bağdaştırma yaratma hedefiyle ortaya çıkmış, ancak sonraki yıllarda Batı kaynaklı felsefe ve düşünce akımları entelektüel tartışmaya egemen olmuştu. Şüphesiz bu dönemde hakim entelektüel söyleme karşı duran, İslam ile modernliği bağdaştırmaya çalışan hareketler de doğmuştu. Ancak “dindarlık”ın hızla “genel entelektüel alan” dışına itilmeye başlanması söz konusu tartışmayı “İslamcılar arası” bir faaliyet düzeyine indirgerken, Osmanlı...

Semavi Eyice

Taşı toprağı sarnıç İstanbul

Bizans döneminde İstanbul’da çok sayıda su sarnıcı yapılmıştı. Bunlar yabancı araştırmacıların dikkatini çekmekle beraber üzerlerinde fazla durulmamış, teknik ve mimari bakımdan yeterli tetkikler yapılmamıştır. 19. yüzyıl başlarının Napolyon döneminde, aslen Macar olan ve Fransa elçisi olarak İstanbul’a gelen Comte Andreossy (Macarca Andraşi) sarnıçlara ilgi duymuş ve görebildiklerinin bir listesini çıkarmış, bu listeyi de kitabına eklemiştir. Fakat İstanbul’daki Bizans dönemi sarnıçlarının uzmanlar tarafından etraflıca incelenmesi ancak 19. Asrın sonlarında mümkün olmuştur. O tarihlerde İstanbul’daki Mühendishane Mektebinde, yani Teknik Üniversitede görevli, su yapıları ve su toplama-dağıtma tesisleri üzerinde uzman Prof. Phillip Forchheimer tarafından ilk defa etraflı bir ilmî çalışma yapmıştır. Kendisine yardımcı...

Mustafa Armağan

Bediüzzaman Said Nursi’nin “Mahrem” Risalesi

1960 Mart’ında diyar-ı ahirete göç eden Bediüzzaman Said Nursi’nin ha­yatında Latin harfleriyle tek bir kelime yazmamış ve okumamış olması harf is­tilasına uğramış beyinler olarak bizim için hangi anlama gelmektedir? Mev­zimizde karşılığı bulunmakta mıdır? Hayıflanarak ‘Keşke direnen bir tara­fımız kalabilseydi onun gibi’ dediğim çok olmuştur. Hele ikametgâhına ge­len mahkeme evraklarını imzalamayıp ümmiler gibi parmak basmayı tercih etmesi üzerinde çok düşünmüşümdür. Ne yapmak istiyordu? Ve neden böyle yapıyordu?

Mehmet Çelik

Rusya’nın Ortadoğu hayalleri

Türkler için Kızıl Elma tabir edilen ‘Turan’ hayali neyi ifade ediyorsa, Ruslar için de ‘sıcak denizlere inme’ aynı anlama gelir. Bu ülkede lise mezunu herkes Rusya’nın bu hayallerini tarih hocalarından dinlemiştir. Bu düşüncenin sembol ismi, Rusların ‘Büyük Petro’ diye andıkları, bizim ‘Deli’ lakabıyla küçümsediğimiz Çar I. Petro’dur. Bizde Kanuni ne ise Rus tarihinde I. Petro odur.

M. Şükrü Hanioğlu

Rusya’nın Osmanlı siyaseti

Osmanlı-Rus ilişkilerinin 19. asır­daki gerginliği ve bu süreçte iki devlet arasında yaşanan savaşlar, po­püler kültürün varsaydığı “ülkemizi parçalamaktan başka amacı olmayan” bir dış siyaset yapımının fiilen uygu­landığı tezinin yaygın kabul görmesi­ne yol açmaktadır. Çar I. Nikola’nın 1853 yılı Ocak ayında İngiliz elçisi Sir George Hamilton Seymour’a, daha sonra Osmanlı Devleti için kullanılan bir sıfat haline gelecek “hasta adam”ı paylaşmayı önerdiği doğrudur. Ancak bu, Rusya’nın “hiç değişmeyen” dış si­yaset doktrini olmamıştır.

İsmail Kara

Kütüphane fikri olmayan bir ilim ve düşünce dünyası olur mu?

Kitap-kütüphane fikri ve bununla alakalı olarak kütüphanelerin bizzat kendileri (kitap türleri, yapıları, iç donanımları, çalışma mekânları ve imkânları, personeli, hizmetleri, tasnifi, hedef kitlesi…) herhalde tek başına ele alınamaz. Bu konu bir ülkenin, bir “ortam”ın, bir iddia ve davanın eğitim sistemiyle, ilim, kültür ve sanat anlayışıyla, üniversitelerinin/akademi mensuplarının ufku ve kapasitesiyle, kitap kültürü, zevki ve okuma alışkanlığıyla, nihayet bütün bu alanlarla ilgili kişileri/bürokrasisiyle zaruri olarak irtibatlıdır. Birçok alanla iç içe, bitişik yahut yan yana bir mesele.

Mehmet Çelik

Menemen’de ‘gerçekte’ ne oldu?

Üzerinden 85 yıl geçmiş! Kimilerine göre laik cumhuriyeti yıkmak için kalkışılan irticaî ayaklanma, kimilerine göre de vatandaşını her yıl azarlamak, haşlamak ve gözdağı vermek için kurgulanmış devlet provokasyonuydu Menemen. Yaklaşık 180 üniversiteye sahip bu ülkenin tarihçileri, siyaset bilimcileri hâlâ olayı açık seçik ortaya koy(a)madılar. Hâlbuki pek de girift olmayan bu hadisenin üzerinden çok uzun zaman geçmiş değil. Benim gibi onlarca tarihçi de olayı şahitlerinden dinlemiştir. Burada ne 1. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi sebeplerin birbirinin içine girmişliği var, ne de Amerika’nın Irak’ı işgalinin perde arkasındaki detaylı hesaplar.

M. Şükrü Hanioğlu

Vatikan’da bir osmanlı “prensi”

Papa X. Pius (Giuseppe Melchiorre Sarto) 15 Mart 1906 günü nadiren bahşedilen özel görüşmelerden biri için bir ziyaretçiyi huzuruna kabul etmişti. Gizli tutulan buluşma için sahte kimlikle kalmakta olduğu Roma’daki Hotel Splendide’den görüşmenin gerçekleşeceği özel odaya getirilen kısa boylu, genç ve akıcı Fransızca konuşan kişi, kendisini prens ve Sultan Abdülmecid’in torunu olarak tanıtmayı tercih eden Damad Mahmud Paşazâde Mehmed Sabahaddin Bey’den başkası değildi. Hiç şüphesiz buluşma her iki taraf açısından da değişik soruların gündeme getirilmesine neden olacak gizli bir görüşmeydi.

İsmail Kara

Yusuf Akçura’nın mezar taşı niçin minare?

Mezar taşı bir düşünce tarihi konusu ve meselesi olur mu diye yazmıştım. İsterseniz ölüden diri çıkar mı diyelim. Bu defa bir mezar ziyareti sürpriziyle başlayacağım. 2006-2007 güz ve bahar dönemlerinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde ayda iki defa olmak üzere “Safahat Dersleri” vermiştim. Yıl boyu katılan arkadaşlarla birlikte Safahat merkezli olarak yeni İslâm yorumları, medeniyet, ulûm-fünûn, tarih-israiliyat, asrın idraki, millet-milliyet, ahlâk, insan, tasavvuf… kavramları ve konuları üzerinden Akif’in refakatinde yol almıştık. Bu dersleri ihdas etmemin sebebi büyük şairin vefatının 70. sene-i devriyesinin sönük geçeceği gibi -maalesef neticede haklı çıkacağım- bir hisse kapılmamdı.

Derin Tarih