Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt Sırrı Faş Ediyor: “İnkılapların Asıl Hedefi Maziyi Yıkmaktır!”

Cumhuriyet’in kuruluşuyla, özellikle 1924 yılında Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte Osmanlı’ya, medeniyetine, tarihine, İslam eksenli mazisine ve değerlerine dehşetli bir hücum başlatılacaktı. Bunu göstermek için ders kitaplarında Osmanlı’nın alabildiğine kötülenmesinden tutun da binaların üzerinden padişah tuğralarının sökülmesine ve isimlerinin kitabelerden kazınmasına, camilerin yıkılıp satılmasından masallardan sultan ve şehzade isimlerinin kaldırılmasına, Osmanlıca dediğimiz Arapça ve Farsça kelimeler yerine (Arapça müşir yerine Fransızca mareşal kelimesini getirmek gibi) Batı dillerinden karşılıklar devşirilmesinden Osmanlı hukuk düzeninin tercüme kanunlar yoluyla Avrupalılaştırılmasına kadar yığınla örnek rahatlıkla zikredilebilir. Bütün bu yıkımların ve yıkılanın yerine Batı’dan yapılan ikamelerin bir de milliyetçilik-Türkçülük perdesi altında yapılmış olması ise büsbütün faciadır. Şimdi bunları...

Diyanet’in Kısa Hikâyesi

 Başta Gazi Paşa olmak üzere Millî Mücadele’nin liderlerinin aşağı yukarı tamamının kafasında yeni bir devlet kurulacaksa bu siyasî yapı parlamenter sisteme dayanacaktı fikri vardı. İmparatorlukların ve babadan oğula geçen sistemlerin artık ömrünü tamamladığı ortadaydı. Sultan II. Abdülhamid’den sonra devleti zaten hanedan yönetmiyor, sembolik olarak varlığını sürdürüyordu. Nitekim 23 Nisan 1920’de Ankara’da bir meclis teşekkül ettirilirken, her ne kadar İstanbul’da kapatılan meclisin devamı gibi bir görüntü verse de bu, meşruiyetini mevcut devlete dayandırma, illegal bir duruma düşmeme düşüncesinden kaynaklanıyordu. Bu nedenle mebuslar, nâzırlar ve sadrazam pozisyonunda yer alanların tamamı “vekil” sıfatını kullanıyorlardı. Millî Mücadele’yi yürütecek bu meclis ilk iş olarak 2...

Dolmuş Yahut Halk Modernliği!

Devlet, şehirlere göç başlayınca mesken meselesini çözemedi, halk kendi çözümünü gecekondu yaparak buldu. 1950’lerde yeni iktisadî hamleler şehirlere göçü hızlandırdı. En kalabalık şehrimiz İstanbul, nüfusu 1 milyon bile değil! İkinci sırada Ankara var, 400 binlerde. Varın diğerlerini siz hesaplayın. Halka arsa tahsis edip kendi evlerini doğru dürüst yapmalarının yolunu açsa idik, şehirlerimizin çehresi farklı olmaz mıydı? Bilge mimarımız Turgut Cansever ile Ankara’yı her ziyaretinde konuştuğumuz konulardan biri buydu: Gecekondu alanlarının tasfiyesi, şehirleri daha güzel yapmıyor. Devamı Derin Tarih Eylül Sayısında… 

İstanbul’dan Adana’ya, Atina’dan Trabzon’a Tarihî Eser Cinayetleri

Türklerin tarih yaptığı, ancak tarihine sahip çıkmadığı doğru! Bizans ve Osmanlı gibi iki büyük imparatorluğun bakiyes olmamıza rağmen onlardan kalan eserlere kayıtsızlığımız hayret verici. Şahsî hayatımda tecrübe ettiklerimin yanı sıra bildiklerimi de anlatmak istiyorum. Doğramacı kanunu ile resmen üniversiteden kovulduktan sonra bir iş için üniversiteye çağırılmıştım. Odamın bulunduğu koridor Fen Fakültesi ile bağlantılıydı. Fakat biz o bağlantıyı kapatmıştık. Açmışlar, bir yürüyeyim dedim. Odamın kapısının aralık olduğunu fark ettim. İçeri baktığımda oldukça değiştiğini gördüm. İyi kötü kurmaya çalıştığım kütüphaneden neredeyse eser kalmamıştı. Beşte birini görünce çok üzüldüm. Bir de slayt koleksiyonum vardı. Türkiye’deki müzelerde ve arazilerde yer alan eserlerle Avrupa’daki Bizans...

Önce “Millî” Eğitim Düşüncesi, Sonra Müfredat, Sonra Ders Kitabı…

Türkiye’nin eğitim ve kültür karnesi maalesef iyi değil, Türkiye’yi taşıma kapasitesi ölçü alınırsa -ki en şaşmaz ve aldatmaz ölçü bence odur- tablo biraz daha menfileşecek. Bugünün şartlarında, hem millî hem de milletlerarası düzeyde sahanın imkânları ve problemlerini tanıma ve bunların üzerine gitme açısından da güven telkin eden bir noktada olduğumuz söylenemez. Ama konu eğitimve kültür gibi fevkalâde önemli, önemli ne demek hayati bir mesele olunca yine de yoklardan değil varlardan başlamak daha doğru bir yol olmalı. Anaokulundan üniversiteye, yüksek lisans ve doktora programlarına, talebesi ve hocasıyla Türkiye’nin aşağı yukarı 20 milyondan fazla bir eğitim ordusu var. Birçok Avrupa ülkesinden daha...

Taksim Meydanının Öteki Hikâyesi

Bir zamanlar buralar hep mezarlıkmış Taksim Meydanı’nın en göze çarpan eseridir bugünlerde yıkılacak olan Atatürk Kültür Merkezi, yani AKM. İlk gittiğimde aldığım intiba kullanışlı bir bina olmadığı yönündeydi. Benzer amaçlı binalar Avrupa’da genellikle klasik üslupta olup sütunlar üzerine inşa edilse de AKM klasik üslupta bir bina değil. Güya modern bir yapı inşa etmiş bizimkiler. Bir defa İstanbul modern bir şehir değil! Bu zevksizlikler hep zamana uyma merakı yüzünden yaşanıyor. Arzu ettikten sonra antik devrin kılıfı o binaya pek âlâ giydirilebilirdi ama eskiyi toptan kaldırmak istiyorlardı herhalde. AKM ile ilgili pek bilinmeyen bir husus, mezarlık üzerine inşa edilmiş olmasıdır. İlerisindeki Gezi...

Padişahtan Dalkavuklara Taviz Yok

Osmanlı sarayında “müsahip” (sohbet edilen kişi) vardı,“nedim” (arkadaş) vardı… Bunlar zeki insanlardan seçilir, padişahla yarenlik eder, bir nevi ona “danışmanlık” yaparlardı. Bir de “maskara”, “karavaş”, hatta düpedüz “dalkavuk” adıyla anılan kişiler vardı ki, işleri güçleri devlet umurundan gına getiren padişahı güldürmek, memnun ve mutlu etmekti. Görev icabı padişahın hoşuna gidecek şakalar, taklitler, şaklabanlıklar yapar, onu eğlendirmeye çalışırlardı. Peki, bu meslek erbabına neden “dalkavuk” denmiş? Osmanlı asırlarında genel olarak kavuk giyilmesi âdetti. Kavuklar birbirine benzese de sarık şekilleri çok farklıydı. Kişinin hangi meslekten olduğunu sarık şeklinden anlamak mümkündü. Fakat dalkavukların sarık sarması yasaktı. Kavuğu çıplak, yani “dal” giymek zorundaydılar. Bu yüzden...

Muhallebiciler Tükendi, Halep Yok!

Biz “muhallebi çocuğu” değildik ama muhallebi nesliydik! Çok sayıda sütlü tatlı içinde neden muhallebi öne geçmiş de muhallebicilik meslek hâline gelmişti? Çeşit çeşit muhallebi; hangi birini sayalım. Su muhallebisi, sakız muhallebisi, hünkâr muhallebisi, çukulatalı muhallebi; muhallebili kadayıf, muhallebili güllaç… En çok su muhallebisine şaşarım! “Acaba sütsüz bir muhallebi olabilir mi?” diye düşünür dururdum. Sütü az, suyu çok muhallebi imiş meğer! Şekeri de az, üzerine pudra şekeri serpiliyor… Bir de “bici bici muhallebisi” var, galiba buna “buzlu muhallebi” demek lâzım! Kültürümüz öyle değişiyor ki, damak zevkimizi de etkiliyor. Hâlâ hamur tatlılarımız rakipsiz. Pastaya olan ilgimiz, biraz da doğum günü, düğün vs....

Osmanlı’da Bayram Nizamı Çoşku, Edep, Protokol

Osmanlı sarayında bayram kutlamaları Ramazan’ın 27. günü başlar, buna “Arefe mua­yedesi” denirdi. “Arefe muaye­desi” şeyhülislamın “Paşakapı­sı”nda sadrazamı kutlamasıyla başlar; o gün ve ertesi gün bo­yunca vezirler, devlet ricali ve Ocak ağaları sadrazamı ziyaret ederlerdi. Ramazanın son gününde ise sarayda “Arefe Divanı” ya­pılırdı. “Recep, Şaban, Ramazan derken, işte geldi mübarek bayram” diye başlardı eski bay­ram hutbeleri. Eski bayramlar daha mı güzeldi bilemeyece­ğim ama daha içten yaşandığı­nı söyleyebilirim. Eskilerimiz “sayılı günler çabuk geçer” der, bayram hazırlıklarına Ramaza­nın 15’inde başlarlardı. Bu bir zaruret­ti, çünkü hazır giyim kavramından eser yoktu: Her şey “ısmarlama” yapı­lırdı. Kumaş alınır, terziye gidilir, öl­çü verilir, oradan ayakkabıcıya gidilir, ayak...

Ayasofya’dan Yunanıstan’a ve ABD’ye Ne?

“Beni bu güzel havalar mahvetti” demiş Orhan Veli, bir dos­tum da benzer bir şey çıtlattı: Seni bu güzel kitaplar mahve­decek! “Güzel kitap” dediği, o sırada elinde tutmakta olduğu son kitabım Ayasofya Entrikaları’ydı. Bir süredir Derin Tarih’e ve şahsıma yönelik linç ve karalama kampanyasından dem vu­ruyordu. Komplo teorilerine pek itibar etmem ama sevgili dostumun dediğine bakılırsa Ayasofya’nın uluslararası sırlarına dokun­duğum için bir yerlerde düğmeye basılmış ve karşımda ente­resan bir ‘kutsal ittifak’ saf tutmuştu. Ayasofya’dan söz eder­ken dikkatli olmalıydım vs. vs. Gerçekten de bizi ikna etmek için uğraşanların dedikleri gibi Ayasofya Türkiye’nin kendi kararıyla müze yapılmış değil­dir. Önce İngiltere’nin, 1930’larda ise ABD’nin...

Cemaatların Ruhu Nasıl Bir Beden Arar?

Önce “cemaat”la alakalı bazı hatırlatmalarla başlamak lazım. 1924 sonrası itibariyle cemaatın Türk hukuk mevzuatın­da ve resmi dilde sadece gayrımüslimler için bir karşılığı var. (Garip ve enteresan bir durum ama böyle.) Rum-Ortodoks ce­maatı, Ermeni cemaatı, Yahudi cemaatı… Lozan Antlaşması başta olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası metinlerde de gayrımüslim cemaatlar zikredilmiş ve hakları garanti altına alın­mıştır. Genel olarak Müslümanlar, özel olarak belli bir Müslüman grup için cemaat kelimesinin kullanılmasının hiçbir hukukî karşı­lığı yoktur, olsa olsa kültürle, gündelik dille, sosyal hayatla alaka­lı bir vâkıa, bir kullanım olabilir. Cami cemaatı var diyeceksiniz. Doğru ama o şimdilik bizim konumuzun dışında. Çünkü cami ce­maatı camiye...

Kiosk’üm Var Deryaya Karşı!

Bu yıl “Türk Dili Yılı”, duyan duy­mayana haber versin! Türk Dili Yılı olmasına Türk Dili Yılı da, gerektiği şekilde değerlendirilebilecek mi? Habire “medeniyet” vurgusu yapı­lan bir toplulukta dil şuuru teşekkül etmemişse, ne yapacağız? Dilsiz me­deniyet olur mu? Binlerce yıllık biriki­mimizi taşıyan zengin bir dilimiz var. Asya’nın kuzey ve doğusundan Türkis­tan’a, Horasan’a, İran’a ve oradan Tür­kiye’ye. Türkiye’den de Balkanlara. Bu geniş coğrafyada zengin bir dil mira­sından faydalandık. Büyük şairler ve yazarlar, ilim ve fikir adamları yetiş­tirdik. Onlar bize muhteşem eserler ar­mağan ettiler. Devamı Derin Tarih Temmuz Sayısında… 

İstanbul’un Gözden ve Gönülden Düşen Sinemaları

Türk sinema tarihi 20. yüzyılın ilk yıllarında başlamış, payi­taht olması dolayısıyla İstanbul ve civarında gelişmiştir. İlk gösterime giren filmin Sigmund Weinberg’in Galatasaray’da bir birahanede göste­rime sunduğu, Lumiere kardeşlere ait bir film olduğu söylenir. İstanbul’da ilk sinema ise Tepebaşı’nda açılan Ci­nema Pathe’dir. Türk yapımı ilk film Fuat Uzkı­nay’ın çektiği, Ayastefanos’taki Rus Abi­desinin Yıkılışı isimli belgeseldir. Ne ya­zık ki kopyası elimize ulaşmamıştır. Leblebici Horhor Ağa ve Himmet Ağa’nın İzdivacı filmlerindeki başarısızlıklar­dan sonra bir konu etrafında şekille­nen ilk film Sedat Simavi’nin sena­ristliğini yaptığı, 1917’de gösterime giren Pençe ve Casus filmleri olmuştur. 1931’de Türk sinema tarihinin ilk sesli filmi olan İstanbul Sokakları gösterime girmiştir....

Durmak Yok, Yola Devam

Biliyorsunuz, dergimizin Latife Hanım’ın 91 yıl önce ya­yınlanmış olan mektubunu kapağa taşıdığımız Mayıs sayısı savcılıkça toplatıldı. Hakkımızda soruşturma başlatıldı ve 26 Mayıs günü Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılı­ğında ifadem alındı. Hukuki süreç devam ettiği için dava hak­kında bir yorumda bulunmak doğru olmaz. Cenab-ı Hakk kâfi ömür nasip ederse ileride bugünlerin de ‘derin tarih’ini yaz­mak isterim. Ancak dergimiz ve şahsım adına uğradığımız linçe, inanılmaz haksızlıklara, adice iftiralara ve bini bir para­ya giden yalan haberlere bir nevi cevap olmak üzere aşağıdaki açıklamayı okurlarımızla paylaşmak, daha doğrusu bir hasbi­hal etmek ve bu suretle tarihe küçük bir not düşmek ihtiya­cını duyuyorum. Azımızı çok görün diyeyim de...

Siyaset Meydanı!

Soru: Siyaset nerde yapılır? Cevap: Siyasetgâhda! Ama hangi “siyaset”? “Günlük dilde kullanılma sıklığı yük­sek kelimelerin başında siyaset gelir” desek hata etmiş olmayız. Zaman za­man Latincesi tercih edilip “politika” dense de, siyaset hâlâ dilimizden düş­meyen kelimelerden. Siyasete olum­suz anlamlar yüklemek yaygındır, fa­kat politika kelimesi ekseriya daha olumsuz mânada kullanılır. Devamı Derin Tarih Haziran Sayısında… 

AB Sevdasından Kimlik Kartındaki “Din/Millet” Hanesine…

1980-1995 yılları arasında Sainte Pulcherie Fransız Kız Ortaokulu’n­da Din Dersi hocalığı yapmışlığım var. Birçok bakımdan istifade ettiğim, zevkle çalıştığım bir görev oldu benim için. Bir kısmıyla hâlâ görüştüğüm talebelerim ise hayatımın en kıymetli kazançları ara­sında sayılır. Bu okulda hocalığa başladığımda Din Dersi seçmeli idi. Ayrıca mecburi olan Ahlâk Dersi’ne de ben giriyordum. Okulun %10-15 civarında Türk uyruklu gayrımüslim öğrencisi vardı, onlar da Ahlâk Dersi’nde talebemdi. 1982 Anayasası iki dersi birleştirdi ve Din Kültürü ve Ahlâk Bilgi­si başlığıyla ilkokulun 4 ve 5., orta ve liselerin ise bütün sınıfları için bu dersi mecburi hale getirdi. (Seçmeli dersin adı Din Dersi idi, artık...

Sahibi Ölür Kütüphane Viran Olur

Yazılarımı sürekli takip eden oku­yucularım hatırlayacaklardır; geçen aylarda “Eski İstanbul’un Eskimeyen Kitap Kurtları”ndan bah­setmiştim. Bu ay bu konuya devam ediyorum. Zira mesele değil birkaç ya­zı, birkaç cilt kitap olacak çaptadır ve maksadım ilerde bu mevzuda çalışa­caklara yol göstermektir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakül­tesi’nde Tarih ve Arkeoloji Bölümü’nde görev yapan Prof. Arif Müfid Mansel büyük bir kitap meraklısıydı. Mansel, Sultanahmet’te konağı, Boğaz’da Paşa­bahçe’de yalısı olan hariciye müsteşa­rı Tevfik Paşa’nın torunuydu. 1905’de İstanbul’da doğmuş, ilk ve orta öğre­nimini Saint Benoit Fransız Lisesi’nde görmüştü. Mimarlık okumak istiyor­du fakat o sıralarda Alman Arkeoloji Enstitüleri Müdürü Prof. Dr. Theodor Wiegand, Müzeler Müdürü Halil Ed­hem Eldem’e bir...

Latıfe Hanım Konuşursa Neler Olur?

Müftü nikâhı kıymadan önce isimlerini sordu. Geli­ne mehir olarak ne verileceğini öğrenmek istedi gü­veyden. Mihr-i müeccel olarak 12.5 dirhem gümüş verileceği söylendi. Süt hakkı olarak da 1,500 lira ödenecek­ti babasına (bkz. Çankaya hizmetlilerinden Ali Metin’in hatıraları, 1967). Nikâh şahitleri arasında Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabe­kir de vardı. Karabekir Paşa günlüğüne şu satırları not düş­müştü: “29 Ocak 1923 Pazartesi- 4.00 sonra Kemal Paşa’nın nikâhı­na gittik. Paşa Latife Hanım’la karşılıklı oturdular. Fevzi Paşa ve ben Paşa’nın şahidi olarak tarafeynine (iki tarafına). Vali Abdülhalik Bey’le, yaveri Salih Bey hanımın tarafeynine. Pa­şa imama dedi ki: Ben Latife Hanım’la evleneceğim, muame­le-i lâzımesini (gerekli işlemi) yapınız....

Fatih Yürekli İnsan Yetiştirmek

Şehzâde Mehmed Edirne’deki “Hünkâr Evi”nde dünyaya geldiği zaman, onu sıra­dan bir şehzâde olmaktan çıkarıp çağları kucaklayacak bir fatih yapacak temel şart­ların hemen hemen tamamı hazırdı. Ona, asırla­rın gayretiyle hazırlanmış sihirli iksiri yudumla­yıp hazmetmek, zamanla bunlara Allah vergisi dehâsını katıp kendini ve çağını aşmak kalıyor­du. Çok çalışmalı, çabuk öğrenmeli, vaktinden önce her bakımdan büyüyüp muhteşem fetih yürüyüşünü başlatmalıydı. Büyük görev ilk safhalarda yine annenin­di. “Evlât annenin göstergesidir” deyişini hayat prensiplerinin vird-i zebânı yapan annesi, “iyi kadın” olma hasletine annelik şuurunu da ka­tarak yücelmişti. Hiç şüphesiz, Şehzade Meh­med’in kulağına Peygamber (sas) müjdesini ilk fısıldayan annesidir. Mukaddes hedefini ve aslî vazifesini dem dem...

Latife Hanım’ın Ölüm Korkusu: Kimden ve Niçin?

Tarih ilminin motor gücü “merak”tır. Tarihin karanlık koridorlarında kaybolup giden, üstü örtülen birçok ola­yı aydınlatan bu duygudur. Bu duyguyu taşımayan kişi tarihçi olamaz. Aksi hâlde yaptığı sadece olayları yüzeysel ola­rak aktaran nakliyecilik olur. Tarihî olaylarda kimi zaman çok ince detaylarla karşılaşı­rız. Bir milletin ve ülkenin tarihinde çok önemli bir kırılma noktası teşkil eden olaylar ve bunların baş aktörleri olan şahıs­lar hakkında karşımıza karanlık dehlizler, üretilmiş belgeler ya da çarpıtılmış hakikatler çıkabilir. Bir tarihçi için en zor durum budur. Böyle bir durumla karşılaşan tarihçi ya o konu­ya hiç yanaşmamakta ya da mevzuyu çarpıtılmış hakikatler veya üretilmiş belgelerle suya sabuna dokunmadan geçiştir­mektedir....

İlk Osmanlı Meclis-i Meb‘usanı ve İngiltere

Tanzimat sonrası Osmanlı ıslahat siyasetleri büyük çapta İngiltere’nin desteğiyle yürütülmüştü. İlerle­yen yıllarda Whitehall, Osmanlı anayasacı hareketi­ne de katkı sağlamış ve Ahmed Midhat Paşa liderliğindeki ricâlin bu alandaki girişimlerine yardımcı olmuştu.1 Bu­na karşılık, Osmanlı Kanun-i Esasîsi’nin ilânı ve Meclis-i Meb‘usan’ın toplanması Londra’da ciddi bir ilgi görmemiş, tam tersine “yetersiz” ve “mevcut sorunları çözemeyecek” adımlar olarak yorumlanmıştı. Bu ilk bakışta bir çelişki gibi gözükebilir. Ancak za­manlama ve liderlik açısından iki gelişme de İngiliz devlet adamlarının beklentilerini karşılamaktan uzak kalmış, kamuoyunda yükselen Türk karşıtlığı ise söz konusu top­lumsal sözleşme ve temsil kurumuna yönelik tepkilerin fazlasıyla olumsuz bir karakter almasına neden olmuştu. İlânı Tersane...

Laiklik Politikalarının Değişmez Umdeleri Var Mı?

Bütün Cumhuriyet tarihini, özellikle de 3 Mart 1924 sonrasını laiklik anlayışları ve politikaları açısından tektip ve değişmez bir yorum, mevzuat ve uygulamalar manzumesi olarak değer­lendirmek ne kadar doğru olur? Bu soru etrafında farklılaşan dö­nemlere işaret etmek için siyasî merkezin, aydınların, bürokrasinin, basın-yayın organlarının iç dinamiklerin ve uluslararası şartların de­ğişmesine paralel olarak bir kısmı ciddi denebilecek tadil ve tashihle­re gittiğinden bahis açılabilir. Tadil ve tashihleri hareketlendiren, belki bir şekilde icbar eden iki önemli sebep var; biri Türkiye’nin ağır aksak da olsa demokratik­leşme mecburiyeti hissetmesi veya mütedeyyin halkın pasif de olsa ısrarlı dinî taleplerinin artık tekparti idaresinin eski yasakçı ve sı­nırlayıcı politikalarıyla...

Kiosk’üm Var Deryaya Karşı!

Bu yıl “Türk Dili Yılı”, duyan duy­mayana haber versin! Türk Dili Yılı olmasına Türk Dili Yılı da, gerektiği şekilde değerlendirilebilecek mi? Habire “medeniyet” vurgusu yapı­lan bir toplulukta dil şuuru teşekkül etmemişse, ne yapacağız? Dilsiz me­deniyet olur mu? Binlerce yıllık biriki­mimizi taşıyan zengin bir dilimiz var. Asya’nın kuzey ve doğusundan Türkis­tan’a, Horasan’a, İran’a ve oradan Tür­kiye’ye. Türkiye’den de Balkanlara. Bu geniş coğrafyada zengin bir dil mira­sından faydalandık. Büyük şairler ve yazarlar, ilim ve fikir adamları yetiş­tirdik. Onlar bize muhteşem eserler ar­mağan ettiler. Devamı Derin Tarih Mayıs Sayısında… 

Sultan Abdülhamid’e Niyet Kime Kısmet: Ertuğrul ve Söğütlü Yatları

Osmanlı Devleti’nin son dönemi padi­şahlarından olan Sultan II. Abdülha­mid için İngiltere tezgâhlarında yapıl­mak üzere iki yat sipariş edilmişti. Ismarlanan bu iki yattan birincisine Osmanlı hanedanının kurucularından Ertuğrul Gazi’nin adı, ikincisi­ne ise Osmanlı Beyliği’nin ilk tohumunun atıl­dığı yerin adı verildi. Böylece Sultan için sipariş edilen Ertuğrul ve Söğütlü yatları Marmara’nın parıltılı sularındaki yerlerini almışlardı. Sul­tan II. Abdülhamid döneminde kullanılan söz­konusu yatlar Cumhuriyet sonrasında hizmet verdi. Söğütlü, boğaz kıyılarında ve saray-ı hüma­yunun Sarayburnu’ndaki iskelesine gidebile­cek ölçülerde olan bir yattı. Ertuğrul ise dış gö­rünüşü bakımından çok ince, zarif bir estetiğe sahipti. İstanbul’a getirildikten sonra pek faz­la kullanılmayan bu yat oldukça uzun yıllar muhtelif...

Parlamenter Sistemin Darağaçları

Parlamenter sistemi, politik holiganlarının yaşlı ve bunak zihniyetiyle birlikte 16 Nisan 2017’de tarihe gömdük. Yeni sistemin savunucularının karizmatik ve efsanevî lideri Erdoğan yönetim sistemi değişikliğini Eyüp Sultan’ın, Fatih’in, Yavuz’un, Menderes’in ve Özal’ın kabirlerinde Fatiha okuyarak çok anlamlı bir jestle tescil etti. Geçmişe ve imparatorluğa saygı. Bir vefa ve kadirşinaslık örneği. Parlamenter sistem savunucu­larının lideri Kılıçdaroğlu da, Mustafa Kemal’in kabrini ziyaret etseydi, taraftarları açısından çok anlamlı ve Erdoğan’ın jestine iyi bir karşılık olabilirdi. Fakat o bunu yapamadı; çünkü refe­randum sonuçları kesinleştiğinde parti genel merkezinin önün­den “Kılıçdaroğlu istifa” sloganları yükseliyordu. Yapması gere­ken politik manevrayı yaptı ve partisi içinde fokurdayan cadı kazanının gürültüsünü...

Kırım Harbi Lüzumsuz Bir Savaş

Bundan tam 161 yıl önce son bulan Kırım Savaşı, bugünden bakıldı­ğında çok gerilerde kalmış gibi gö­rünüyor. Peki İngiltere ve Fransa, mütte­fikleri Osmanlı Devleti ile birlikte niçin Karadeniz’de Rusya’ya karşı savaşıyordu? Bugünün penceresinden bu savaşa bir anlam vermek güç: Başlıca sebebi Kutsal Kudüs’ün anahtarlarının Fransız Kato­liklerde mi yoksa Rus Ortodokslarda mı duracağıydı. Bahsettiğimiz dönemde din çok güç­lüydü ve şüphesiz kayda değer bir mese­leydi bu. Fakat madalyonun öbür yüzün­de daha büyük bir emperyalizm sorunu ile karşı karşıyayız: resmî olarak Hıris­tiyanları korumakla mükellef olan iki milletten, Ruslar veya Fransızlardan hangisinin Osmanlı İmparatorluğu’na hükmedeceği meselesi. İngilizlerin sa­vaşa dahil olmalarının sebebi kesinlik­le buydu. İngiliz devlet...

“Milletin Azmi ve Kararı” Ne Zaman Meclis’te Oldu?

İslam dünyasında Hilafet-Saltanat sistemini değiştirmeye ve dönüş­türmeye dönük siyasî fikirler ve teşebbüsler meşrutiyet fikri et­rafında ortaya çıktı ve gelişti denebilir. Aynı zamanda yeni İslam siyasî düşüncesinin, yeni İslam siyasî kurumlarının ve yeni İslam siya­set üslubunun teşekkül alanı olan bu meşrutiyet programı bir taraf­tan Emevilerle başlayan (onunla başladığını iddia ettiği) ve Osmanlı­ların son dönemine kadar gelen, yani neredeyse bütün İslam tarihini kuşatan Hilafet-Saltanat sistemini yeniden yorumlamaya, dönüştürme­ye, tasfiyeye, hatta gayrımeşru ilân etmeye yönelirken kendi meşruiyet zeminini de meşveret/şûra kavramı merkezli olarak Kur’an ve sünnet (kaynaklar) ile dört halife (hulefâ-yı râşidîn) devri üzerinden kuruyor­du. Emevilerle başlayan süreci teferruat veya tali konularda değil...

İmpratorluğun Dansı

20. asrın başında coğrafyamız üzerinde dönemin egemen güçlerinin çizdiği politik sınırlar sadece “politik” sınırlardır. Ekonomik, stratejik, dinî ve kültürel nihaî sınırları yalnızca Tanrı çizebilir. Egemen güçler zulme ve baskıya başvurmaksızın “etnik” sınırlar da çizemez­ler. Osmanlı İmparatorluğu “politik” açıdan yoktur; fakat kül­türel, dinî, ekonomik ve stratejik açıdan 20. yüzyıldan önceki kadar vardır ve diridir. Cumhuriyetimizin kuruluş hamlesini tescil eden uluslararası anlaşmalar Osmanlı’nın mirasını Ana­dolu’ya hapsetmiştir. Lozan, Sykes-Picot prangamızdır. Şu gün­lerde ABD, AB ve Rusya gibi egemen güçler Osmanlı’nın mirası topraklarda yeniden “politik” sınır çizme manevraları yapıyor. Boşuna! Dinî, kültürel, stratejik ve ekonomik ve etnik, folklo­rik sınırlar çizemeyecekler! III. Selim’den beri çözemediğimiz...

Ahmet Rıza Bey ve “Batı’nın Ahlâk”ı

Jön Türklüğün fikrî temelini oluşturan en önemli kişi­lik olan, Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin sade­ce adının değil, dünya görüşünün şekillenmesinde de belirgin rol oynayan Ahmed Rıza Bey, “İnkılâb-ı Azîm” sonrasında Cemiyet tarafından yükseltildiği “ebu’l-ahrar” mevkiini hızla kaybetmiş, Harb-i Umumî sona erdiğinde ise örgütün muhalifleri arasına katılmıştı. Ahmed Rıza Bey örgüt yönetiminin, entelektüel birikim­lerini fazlasıyla küçümsediği ve “komiteci” olarak nitelen­dirdiği Talât Bey (Paşa), Dr. Bahaeddin Şakir ve Dr. Nâzım benzeri parti organizatörlerinin eline geçişini üzüntüyle kar­şılamıştı.1 1905-06 yıllarında Dr. Bahaeddin Şakir tarafından gerçekleştirilen reorganizasyon ile başlayan2 ve 1908 sonra­sında hatırı sayılır bir ivme kazanan dönüşüm, Jön Türklü­ğün sancak gemisi olan örgütün,...

Eski İstanbul’un Eskimeyen Kitap Kurtları

Kitap toplamaya ortaokulun ilk sınıfınday­ken başladım ve bu merakım bir daha beni bırakmadı. Ancak burada kendi ki­taplarımdan ve kütüphanemden değil, tanımış olduğum bazı kitap meraklılarının özelliklerin­den ve kütüphanelerinden bahsedeceğim. Kitaplardan konuşulduğunda bazıları filan nadir kitabın kendilerinde olduğunu bir öğün­me vesilesi yaparak anlatırlar. Nitekim babam­la aynı yüksekokulda öğretim görevlisi olan bir tarih öğretmeni ile konuştuğumuzda bana, ün­lü Hammer Tarihi’nin kendisinde hem Almanca, hem Fransızca, hem de Türkçe baskılarının bu­lunduğunu söylemişti. Ben o vakit henüz tari­he meraklı bir ortaokul öğrencisiydim. Hammer Tarihi’nin bir cildini elde edip okumam gere­kiyordu. Bir gün bu yaşlı tarihçinin Moda’da­ki evine gittim. Kendisinden Hammer Tarihi’nin mümkünse Fransızcasının bana...

Alkışlar Performans

Bazı kelimeler var ki birçok an­lamı karşılayacak şekilde yerli yersiz kullanılıyor ve mahiye­ti bilinmeden yaygınlaşıyor. Bunların çoğunlukla uydurma ve yabancı kay­naklı kelimeler olduğunu söyleyebili­riz. Mesela teklif, tavsiye ve hatta tel­kin yerine ekseriya “öneri” deniliyor. Bu tür kelimelere gerçek mânala­rı bilinmeden veya dikkate alınma­dan yakıştırmalarla birçok anlam veriliyor. Yabancı dillerden tercüme yapılırken kelimelerin dilimizdeki karşılıklarını bulunmak zahmetine girilmiyor ve bu kelimeler çeşitli se­beplerle -ve en çok da zihin tembel­liği sebebiyle- yaygınlaşıyor. Son yıl­larda birçok mânaya gelecek şekilde kullanılan kelimeler arasında “per­formans” belki de ilk sırada yer alı­yor. “Perform” Latince menşeli bir keli­me. İngilizcede “yapma, ifa etme, ic­ra etme, temaşa ettirme, sahneleme,...

Cumhuriyet Bir Sistem Bunalımı Üzerine İlan Edilmişti

Bugün Türkiye’nin Cumhur/Başkanlığı sistemine geçişinin bir sistem bunalımından doğduğu hepimizin malumu. Halk tarafından seçilmiş olan Meclisten çıkan Başbakanın geniş yetkileri ile yine halk tarafından seçilmiş olan Cumhurbaşkanının geniş yetkileri ve sorumsuzluğu (lâyüsel oluşu) ister istemez bir çift başlılığa yol açıyor ve iki iktidar odağı arasında bir yetki çatışmasını kaçınılmaz kılıyordu. Sistemin topuzu ya Başbakana doğru kaydırılarak Cumhurbaşkanlığı sembolik bir makama indirilecekti ki, doğrudan halk tarafından seçilmesi bunu imkânsız kılmıştı veya devletin başı ve başkomutan olan Cumhurbaşkanına doğru kaydırılacak ve Başbakanlık lağvedilecekti. İki iddialı makamın aynı geminin dümenine yan yana oturmasından doğan sıkıntılar zaten bir süredir yaşanmaktaydı. Bunun çözümü, MHP’nin de...

ABD-Türkiye İlişkilerinin Tarihî Arka Planı

ABD-Türkiye ilişkilerinin evrimi Soğuk Savaş sonrasında önemli akademik araştırma konularından biri haline gelmiştir. Bu alanda gerçekleştirilen çalışmalar konuya genellikle lineer bir gelişim çizgisi çerçevesinde yaklaşmaktadır.1 Diğer bir ifade ile söz konusu “ilişki” iki tarafın farklılaşan talepleri ve beklentileri çerçevesi ve “ABD-Osmanlı/Türkiye bağlamları”nda tahlil edilmektedir. Bu yaklaşım şüphesiz tarihî süreç ve bağlamı anlama alanında önemli avantajları beraberinde getirmektedir. Buna karşılık, ABD-Türkiye ilişkilerinin düz bir gelişim çizgisi üzerinden tahlili, fazlasıyla sınırlı bir münasebetin ittifak ve stratejik ortaklığa dönüştüğü, bunun akabinde ise sorunlu bir bölgesel-küresel güç mücadelesine evrildiği bir süreci “anlamamız” konusunda yetersiz kalmaktadır. Diğer bir ifade ile Tanzimat ya da II. Abdülhamid...

Cumhuriyet’in Yeniden İnşasına “Kimler” Karşı Çıkıyor?

Ilımlı veya “sert” liberal, milliyetçi, gelenekçi, dindar bütün farklılıkları ve renkleriyle Türkiye’nin muhafazakârları “bilinçle” ya da “kendiliğinden” (bilinçdışı) “devletin”  özgürlüğüne öncelik verirler. Devlet hür olmaksızın “yurttaşları” hür olamaz; devletin hür olmadığı yerde düşünce ve ifade hürriyeti, kanaat ve inanç hürriyeti olamaz. İttihat ve Terakki’nin ve tabii vârisi CHP’nin elitleri ve onların türevi kişiler ve gruplar, yani genelde milliyetçi-Kemalist, liberal ve sol kesimler tersini düşünürler veya devletin özgürlüğü fikrini yok sayarlar. Devlete özgürlük diye bir şey olamaz; yegâne özgürlük “devletten özgürlük”tür. İllegal örgütlere, devlete muhalif entelektüel elitlere, azınlıklara, devlet düşmanlarına özgürlüktür. Şu soruya herkes toplumdaki konumuna ve ideolojisine göre farklı cevaplar...

İstanbul’un Semadaki Gözü Galata Kulesi

Galata’nın terminolojisi problemli olup hâlâ netliğe kavuşamamıştır. Kelimenin İtalyancadan geldiğini belirtenler olduğu gibi Arapça kökenli olduğu da söylenir. Bir diğer görüşe göre bu mevkii, süt mânâsına gelen “galat” kelimesinden almıştır adını. Net olan bir şey varsa o da bu bölgeye ve kuleye verilen “Galata” isminin Bizans’tan bugüne kadar kullanıldığıdır. Galata Kulesi’nin ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmiyor. Bir kaynağa göre Haliç’in kuzeyinde bulunan “Sykai” adındaki bu iskân yerinin etrafı I. Constantin (324-37) tarafından bir sur duvarıyla kapatılmıştı. İçinde kilise, forum, hamam, tiyatro ve bir de liman bulunan bu bölgede 431 adet büyük evin mevcut olduğu bilinir. Burası eski Grek diliyle...

İspritizma Dinin Yerini Alabilir Miydi?

1940’ların ortalarındayız. Tekpartili yıllar devam ediyor ama savaş sonrası değişim rüzgârları da esmeye başlamıştır. Ruhlara inanmadığını söyleyen Samet Ağaoğlu o zamanın Büyükada’sından anlatıyor. Yanında felsefeci Macit Gökberk de varmış: “Ruh davetini Peyami [Safa] öylesine jestlerle, seslerle yapıyordu ki heyecanlanmıyor değildim. Bir masanın çevresinde oturuyorduk. O elini masaya koyuyor, âhenkli bir sesle yavaş yavaş davete başlıyordu: ‘Ey ruh hazretleri, ey efendimiz! Lütfet, bize iltifat et. Sana ricalarımız olacak. Yardımına muhtacız. Ey ruh! Geldiğini şu masanın ayağını üç defa kaldırıp indirerek haber ver!’ Peyami bunları söylerken nefesi sıklaşıyor, sesi titriyor, kısılıyordu. (…)” Dönemlerinin, tahsillerinin, gelecek tasavvurlarının bir uzantısı olarak dine mesafeli veya...

Terbiyesiz Eğitim!

“Eğitim, yetişki.” Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu’nda “terbiye”nin karşısında bu iki kelime var. Fransızcaları da “education” ve “dressaga” olarak belirtilmiş. Terbiye bu iki uydurma kelime ile ifade edilebilecek kıratta bir “sözcük!” değil elbette! Fransızcalarına bakılırsa durum daha iyi anlaşılabilir belki. Hasan Bedreddin’in Fransızcadan Türkçeye Küçük Kamûs-ı Fransevî’sinde (1928) “education”un karşısında şu karşılıklar görülür: “Terbiye. Tahsil. Tâlim. Besleme. Yetiştirme. Edeb. Âdab-ı ictimaiyeye vukuf.” Dressaga’ın karşılığı da şöyle verilmiş: “Terbiye. Tâlim. Koruma. Rekz (dikme, kurma). Kaldırma.” “Bu açıklamalar da yetersiz!” diyenler çıkabilir. Nitekim ilk Türkçe Sözlük’te (1945) terbiye şöyle açıklanıyor: 1. Eğitim. 2. Görgü (adabımuaşeret). 3. Bazı yemeklere yapılan ekşili yumurtalı salça. 4....

Ateşi Kanla, Kurşunu Etle, Kılıcı Kemikle Durduran Şehir “Kahraman Maraş”

Ne zaman Maraş’a gitsem, orada hâlâ yaşamakta inatla dire­nen ve asla pes etmeyen bir heyecan, bir hamiyetperver yak­laşım, hatta zekâya endeksli bir hassasiyetin halk içerisinde tüttüğünü görürüm. Bir zamanlar esnaf loncalarının idaresinde neredeyse bağımsız bir örgütlenme manzarası gösteren Çarşı’sında geziniyordum. Bir sandıkçı gördüm. Oymalı ahşap ceviz sandıklar satıyordu. Güzel ol­masına güzeldi bu el ürünleri ama gayet sağlamdı, usta işiydi ve en önemlisi de her biri yapanın zekâ pırıltısını taşıyordu. Sultan II. Ab­dülhamid Han’ın marangozluk dehasından izler görüyordum onda. Açılması için baltayla kırmaktan başka çare olmayan bu gizemli san­dıkları değme çelik kasalara meydan okutacak hâle getirmişti Ma­raşlı ustalar. Bir defasında da...

12 Şubat 1920 Maraş’ın Namus Günü

Maraşlı gönül dostlarımdan biri­ne sordum: “Nasıl kahraman oldunuz?” “Yan vermedik” de­di, “can verdik!” Bu dört kelimelik muh­teşem terkipten sonra fark ettim ki, yan verenler değil, can verenler kahraman olur. Maraş o zaman sıradan bir şehir ol­maktan çıkar, “Kahramanmaraş” olur. Anladım ki can vermek belirleyicidir. Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda, Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda! Canı, cananı bütün varımı alsın da Hüda, Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda. Bu mısralar İstiklâl Marşı’mıza rasge­le girmedi. Âkif can vermenin hikmeti­ne ermiş, kahramanlığın yanı sıra gazi­liğin ve şehitliğin de sırrını yakalamıştı. Demek ki, Orhan Şaik Gökyay, “Bu vatan kimin?” başlıklı şiirinde...

Hangisi Cem Sultan?

Fatih Sultan Mehmed’in Çiçek Hatun’dan olan talihsiz küçük oğlu Sultan Cem’in maceraları hakkında pek çok şey yazıldı. Bunların bir kısmı Osmanlı tarihinden derlen­miş bilgilere dayanır, bir kısmı da Batı kaynak­larının yardımıyla vücuda getirilmiştir. Bu irili ufaklı çalışmaların yanı sıra, hiç de az sayılma­yacak bir diziyi de Sultan Cem’in portreleri hak­kındaki araştırmalar teşkil eder. Onun gerçeğe uygun bir portresinin olup olmadığı ve eğer var­sa, hangisinin en doğru tasviri olduğu bugün ar­tık tartışma konusu olmaktan çıkmalıdır. Vatikan’da bulunan Azize Katherina fresko­sundaki süvari resminden hareketle konuyu aydınlatmakta fayda var. Sultan Cem olduğu kabul edilerek hemen her kitapta bir reprodük­siyonu basılan Türk kıyafetinde atlı...

The Times ve Sultan Abdülhamid

Sultan II. Abdülhamid’in 31 Ağustos 1876 günü tahta çıkı­şı Büyük Doğu Krizi’nin zirve yaptığı bir döneme rastla­mıştı. 1875 yılında Hersek’te başlayan ayaklanma daha sonra Bosna’ya sıçramış, bunu takiben Bulgar isyanı ve kâğıt üzerinde Osmanlı Devleti’ne tabi olan Sırbistan ve Karadağ ile başlayan savaşın bir Avrupa harbini tetikleyeceği korku­su diplomatik mehâfilde yaygın kabul görmeye başlamıştı. Bu şartlarda aklî sorunları gerekçe gösterilerek hal‘ olu­nan Sultan V. Murad’ın yerine geçirilen II. Abdülhamid, Tanzimat sonrasında Osmanlı siyasetine artan bir ivme ile müdahale etmeye başlayan İngiltere’nin yakından tanıdı­ğı ve desteklediği bir lider değildi. Whitehall, Bâb-ı Âlî’deki reformcu bürokrat kliği ile işbirliğini tercih ediyordu. İngiliz­ler, bu...

Bulgaristan Abdülhamid’den Çok Önce Elden Çıkmıştı!

Sultan II. Abdülhamid hakkında tartışmalara yol açan konuların başında toprak kayıpları gelir. Kızıl Sultancı­lar, onun döneminde imparatorluğun neredeyse yarısı­nın kaybedildiğini iddia ederler. Ulu Hakancılar ise bir karış toprak kaybedilmediğini canhıraş şekilde savunurlar. Osmanlı Devleti’nin Fatih dönemine kadar gayrimüslim tebaa için bir devlet politikası yoktu. Devlet bu hususta İslam hukukunun zimmîlerle ilgili kurallarını dikkate alarak on­ların din ve vicdan özgürlüğünü gözetir, ibadetlerine ve dinî mekânlarına herhangi bir kısıtlama getirmez, sosyal ve ikti­sadî hayatlarına da karışmazdı. Osmanlı coğrafyasında en yoğun gayrimüslim grup Hıris­tiyanlardı. Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu’daki Hıristiyan­lar Ortodoks’tu. Ancak Doğu Hıristiyanları itikadî açıdan İsa Mesih’te tek tabiat (sadece ilahî, yani o...

Ağır Akan Tebessüm Orhan Okay

13 Ocak’ta vefat eden ve 14 Ocak’ta rahmet deryalarında sırlanan Orhan Okay Hoca ile birlikte hususiyet sahibi bir insan daha aramızdan sessizce çekildi. Zaten “hususiyet sa­hibi” ifadesi de hayatımızdan, lisanımızdan çoktan çekil­mişti. (Sözlüklerde var mıdır acaba? Bir bakın isterseniz.) Orhan Hoca’nın birbirini tamamlayan üç mühim yönü var sanırım. Birinci sıraya muallim-hoca tarafını mı yoksa yazarlığını mı çıkarmak lazım? Tercih yapmak zor. Doğ­rudan talebesi olanlar belki daha kolay karar verebilir, hemen hocalığından yana kanaat belirtebilirler. Ya insan olarak Orhan Okay? Bir sohbet insanı, bir tebessüm, bir me­rak, bir dikkat ve hayret, bir zarafet adamı… İlgisini, ül­fetini, sabrını, muhabbetini, dostluğunu ve yardımını...

Ödül

Şimdi dilimizden düşmeyen ba­zı kelimelerin yakın zama­na kadar günlük hayatta pek kullanılmadığını söylesek, ör­nek vermeden anlaşılmayabilir. İş­te “ödül” bu kabil kelimelerden. 20. asırda edebiyatımızda belki de sade­ce Mehmed Âkif tarafından kullanıl­dığını söyleyebiliriz. Bu kelime TDK’nun Türkçe Sözlü­ğü’nün ilk baskısında (1945) yer almaz. Bu baskıda 1935’te yayınlanan Osmanlı­cadan Türkçeye Cep Kılavuzu’nda “mükâ­fat” karşılığı olarak teklif edilen “ön­dül” vardır. Yine “öden” de sözlüğün maddelerinden. 2. baskıda (1952) du­rum değişmiştir; “öndül”den “ödül”e atıf vardır ve “öden” sözlükten külli­yen çıkarılmış. Bununla birlikte “ödül” kelimesinin yaygın olarak kullanılma­sı 1960’lı, hatta 1970’li yıllardadır. Mükâfat kelimesine alışkın zihin­ler ödül kelimesinin halk arasında yaygın anlamını Mehmed Âkif’in şi­irinden...

Babalarımız Gibi Osmanlı da Kaderimizdir

Ben “ulus devlete” değil imparatorluğa, imparatorluk devletine; imparatorluğun “hanedan” formatına, for­mel özelliklerine değil içeriğine, yani halklarına ve yaşayış biçimlerine, imparatorluk tebaasının farklılıkları­na, birlikte yaşama kültürüne; politik açıdan imparatorluk devletinin ulus devletten daha “erdemli” olduğuna; impa­ratorluk devletinin modern demokrasiye modern ırkçı-mil­liyetçi ulus devletten daha yakın olduğuna inanıyorum. İmparatorluk “pre-modern”, ulus devlet “modern”dir. İmpa­ratorluk farklılıkları bir “veri” sayar ve onlara saygılıdır; ulus devlet farklılıklardan nefret eder ve onları yok ederek “homojen” bir sosyal dünya yaratmak ister. İmparatorluk Osmanlı, ulus devlet Cumhuriyet’tir. Ulus devlet olarak Cumhuriyet’in yegâne erdemi; imparatorluk­tan, imparatorluğun küllerinden doğması ve kurucu faille­rinin Osmanlı olmasıdır. Cumhuriyetimizin “devrimci” ra­dikal kurucuları, kendilerini yetiştiren...

Arap Milliyetçiliğinin “Kökenleri” Nasıl İnşa Edildi?

Birinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bir Ortadoğu’nun şekillenmesi, 20. yüzyılın etkili ideolojilerinden “Arap milliyetçiliği”nin tarihî arka planının inşa edilmesinden derin biçimde etkilenmişti. Bu süreçte eski imparatorluk coğrafyasında yükselen yeni yapıların hepsi, Filistin mandat idaresindeki Yahudilere verilen statü bir kenara bırakılırsa, Arap ulus-devletleri idi. Aynı dönemde Ermeni ve Kürt milliyetçi hareketlerinin bağımsız devlet kurma girişimleri başarısızlıkla neticelenmiş ama Suriye, Irak, Lübnan ve Ürdün benzeri mandat rejimi ya da koruma altına konulmalarına karşılık kendilerini “Arap” olarak nitelendiren yapılanmalar doğmuştu. Bu yeni devletler ise kendilerini doğuran süreci “milliyetçilik” ve onun fiilî aşaması olan “Arap İsyanı” üzerinden açıklamışlardı. Bu, şüphesiz Arap dünyasındaki tek yaklaşım...

Atatürk Seçme-Seçilme Hakkıyla Kadınları Nasıl Susturdu?

Bu yıl da 5 Aralık’ta bazı kadın kuruluşları çeşitli etkinlikler düzenleyerek kadına seçme-seçilme hakkı verilmesini kutladılar. Bol bol hamasi nutuklar atıldı, bu hakkı birçok Avrupa ülkesinden önce Türk kadınına bahşeden Gazi Paşa’ya övgüler yağdı. 1934’ten beri devam eden kutlamalara kimsenin itirazı olamaz; gerçekten de kadınlarımız için önemli bir gün! Hatta daha ciddi ve görkemli kutlanmasında yanayım. Ancak Cumhuriyet’in laik-atak kesimleri alışkanlıklarına sadakatle, her olay gibi bunu da saptırarak, Cumhuriyet’in kazanımları başlığı altında “çağdaşlaşma hanesine” çeri çöpü ile boca etmekteler. Bu kazanımın altını doldurmak düşüncesiyle, kadının konumu üzerinden tarihimize kara çalınmakta aslında. Sultan II. Abdülhamid döneminden itibaren kadınlar sosyal hayatta hissedilir...

Ayasofya Entrikaları

Ayasofya, Fetihten sonraki asırlarda Osmanlılar tarafından etrafına dantela gibi örülen iddialı ekleriyle adım adım bir İslam külliyesi haline getirilerek aslına rücu ederken, yani aslında olduğu gibi(!) bir Müslüman eserine dönüştürülmüş ve 481 sene boyunca Osmanlı devlet protokolüne ve halkına yine kutsal bir meşale gibi yanarak mabedlik hizmetine aynı şekilde berdevam olmuştu. Ta ki Kızkulesi efsanesinde anlatılanı çok andıran o ‘yılan’ kutsal sepete sessiz sedasız sokuluncaya kadar… İstanbul’a Beyoğlu’ndaki Rus Sefarethanesi binasını inşa etmek üzere gelmiş bulunan Fossati soyadını taşıyan iki kardeş İtalyan mimara Sultan Abdülmecid tarafından Ayasofya Camii’nin tamiri teklif edilmişti. Bunun üzerine binada –Hıristiyanlık dönemine ait mozaiklerin üzerlerine sürülen...

Halep’ten Mektup Var

Uzun zamandır Müslüman beldelerin, İslam topraklarının acıları azalmıyor artıyor, zulümler katlanıyor, feryad ü figânlar göğe yükseliyor, iniltiler derinleşiyor, dökülen kanlar sel olup gidiyor. Halep’ten bugünlerde yeniden yükselen kaçıncı âh ü enîndir, kim bilir!? Sahaf arkadaşım Nedret İşli’nin Hüseyin Kâzım Kadri (1870-1934) ilgilerim dolayısıyla lütfedip taramasını gönderdiği uzun mektup da Halep’ten yola çıkmış. Tarihi 24 Şubat 1326, yani 9 Mart 1911. Bugünkü ile kıyaslanamayacak olsa da Halep’in bir başka zor zamanının içinden geliyor. Hilafet merkezinde İttihat ve Terakki mensupları iktidarda ve Arap memleketleri/Arap milliyetçiliği meselesi yeniden canlanmış. İttihatçılıktan gelme ama şimdi onların idaresini hiç beğenmeyen Hüseyin Kâzım ise Halep’te vali. İttihatçılar...

Cumhuriyet İlân Etmek, Başkanlığa Geçmek!

İnkılâp tarihi kitaplarımız, Cumhuriyet’e geçişi Mustafa Kemal Paşa’nın başarılı bir ameliyesi (operasyonu) olarak anlatır. 1923’ün Eylül ayında Halk Fırkası (şimdilerde CHP denilen partinin ceddi) kurulur. Mustafa Kemal Paşa fırkanın reisliğine seçilir. Lozan’dan sonra “Meclis hükümetinin” idarede âciz kaldığına dair örnekler ortaya konulur. Her vekil (bakan) Meclis tarafından ayrı ayrı seçilmektedir. Başvekil Fethi (Okyar) bu durumdan müştekidir. Mustafa Kemal Paşa, ondan işin temelden çözümü için istifa etmesini ister. Ertesi gün (27 Ekim) Fethi Bey istifa eder. Meclis’teki gruplar yeni bir bakanlar kurulu seçmeyi başaramazlar. Bir hükümet (ve yönetim) buhranıdır bu. 28 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa Çankaya’ya gitmek üzere Meclis binasından...

Mekke’nin Fethi’nden Osmanlı’ya Miras Kalan Vicdan Kıblesi

Müslümanlık nedir?” diye soranlar, “Peygamber Efendimizi öldürmek üzere evinden çıkan Ömer’le, iki saat sonra evine dönen Hz. Ömer arasındaki farka baksınlar! Öldürmek üzere evden çıkan Ömer gaddar, nefret dolu, öfke küpü, incitici, kırıcı, yıkıcı, sevgisiz, bencil biriydi. İki saat sonra evine dönen Hz. Ömer (ra) ise halim selim, sevgi dolu, pak yürekli, yumuşak başlı, karıncayı bile incitmekten korkacak kadar müşfik… İşte ikisi arasındaki fark, Müslümanlığın ta kendisiydi. Bizzat kendisi bu farkı şöyle vurguladı: “Biz önceden zelîl ve hakîr bir kavimdik. Allah bizleri Müslümanlıkla şereflendirdi. Bundan başka şeref ararsak, Allah bizi zelîl ve her şeyden aşağı kılar.” Müslümanların Ömer’le güçlenmesi müşrikleri...

Geçmişten Kaçmak Ya Da Osmanlı’ya Dönmek!

Boğaziçi medeniyetine mührünü vuran Türklerdir. Osmanlı sultanlarının, bugün izleri kalmasa da Boğaz’ın iki yakasındaki yazlık köşkleri meşhurdur. Mesela Alemdağ tarafında köşk veya kasır diyebileceğimiz bir yapı vardı ama bugün maalesef yok. Üsküdar’dan yukarı doğru çıkarken pek çok yazlık saray sıralanırdı. Bundan başka İstavroz denilen bugünkü Beylerbeyi’nde IV. Murad’ın ikamet ettiği bir sarayın varlığı malum. Haliç kıyılarını da devletin ileri gelenlerinin yalıları süslerdi. Fakat bunlardan geriye kalan bir hatıramız yok ne yazık ki! Üsküdar’a has ev ve konaklar bize semtin mimari tarihinin seyrini sunar. Ne var ki son 100 yıl içinde birer ikişer ortadan kaldırılmış, geriye sadece Salacak üstündeki -özel mülkiyet...

Aşiret Demokrasisi Yerine Başkanlık Sistemi

Başkanlık Sisteminin tarihimizdeki izdüşümlerini görebilmek için öncelikle İslam öncesi Türk tarihine göz atalım. Devletin başında kağan, han, hakan gibi unvanları taşıyan yöneticiler bulunurdu. Yönetim sistemi, yazılı olmayan ve “töre” denilen bir hukuk sistemine dayanırdı. Devletin bekası, toplumun huzur ve refahı için hanın birinci görevi töreyi korumaktı. Eski Türk hükümdarlarının otoritelerinin kaynağı Tanrı’dan geliyordu. Kendilerini Tanrı tarafından seçilmiş olarak görüyorlardı. Bu anlayış onlara büyük bir meşruiyet de sağlıyordu. Bu nedenle hakanlar, Tanrı’nın himayesinde olduklarını topluma sık sık hatırlatırlardı. Orhun Abidelerinde bunu net bir biçimde görüyoruz. Hakan devletin başıydı ancak bu, tek adamın keyfi yönetimi anlamına gelmiyordu. Töre sistemin belirleyici unsuruydu ve...

Başkanlık Sistemi ve Geleneğimiz

Turgut Özal’ın, cumhurbaşkanı olmasından sonra gündeme getirdiği “başkanlık sistemi” tartışması Türkiye’de değişik dönemlerde ivme kazanmaktadır. Günümüzdeki tartışma, bu sistemin karşıtlarının kişiselleştirdiği, destekleyicilerinin ise gerekliliğini somut nedenlere dayanarak ortaya koymakta zorlandıkları bir münakaşaya evrilmiştir. Parlamanter ve başkanlık sistemlerinin karşılaştırılması siyaset biliminin önemli araştırma konularından biridir. Juan Linz’in başkanlık sisteminin sakıncalarını dile getirilen ve günümüzde klasik haline gelen çalışması1  konu üzerine yoğunlaşılması neticesini doğurmuştur. Linz ve Arend Lijphart benzeri tanınmış siyaset bilimciler tarafından dile getiren mahzurlar, Donald Horowitz, Scott Mainwaring, Matthew Shugart benzeri akademisyenler tarafından sorgulanmıştır.2 Başkanlık ve parlamenter sistemlerin karşılaştırması günümüzde siyaset biliminin temel araştırma konularından biridir. Tekrar edecek olursak, parlamenter...

Avrupalı Ressamlardan Kanuni’yi İzlemek

Osmanlı İmparatorluğu’nun en parlak devri olan Kanuni Sultan Süleyman dönemi doğudan ve batıdan İstanbul’a gelen elçilik heyetleri açısından da zirveyi teşkil eder. Bunlar arasında Türk hayatını edebiyat veya resim yoluyla anlatmak isteyen yazar ve sanatçıların bulunduğu elçilik heyetleri dikkat çeker. Bu sanatçılardan biri, Süleymaniye Camii’nin tamamlanma töreni münasebetiyle İstanbul’a gelen Safevi elçisi ile Kanuni Sultan Süleyman’ın portrelerine imza atan Danimarkalı ressam Melchior Lorichs’dir. Almanya’nın Flensburg şehrinde dünyaya gelen Lorichs’in doğum tarihi ile ilgili kesin bir bilgi bulunmuyor. Bununla birlikte 1548’de yaptığı Martin Luther tablosunda 21 yaşında olduğunu belirtmesi 1527 yılında doğduğu ihtimalini kuvvetlendiriyor. Asil bir aileden gelen Lorichs, ressamlığın yanı...

Düğün Düğüm Mü?

Düğün kelimesi “düğüm”den mi geliyor, “toy-gün”den mi? İştikakçılar ihtilaf halinde. Tarihî ve Etimolojik Türkiye Türkçesi Lügati’nde Andreas Tietze “düğün”ün aslının toy-kün/doy-gün (doyma günü, ziyafet günü) olduğunu yazıyor. Birleşik kelimede bir kaynaşma olmuş ve sonunda “tüyün-düğün” ortaya çıkmıştır. Toy kelimesinin de tek başına düğün anlamına kullanıldığını düşünürsek, “böyle zahmet çekmeye gerek yok” diyebiliriz. Toy-düğün deyiminde iki kelimenin birlikte kullanılması, bizde iki eş anlamlı kelimenin ard arda kullandığı durumları hatırlatıyor; yazık-günah veya köylü-kentli gibi. Biz “düğün bayram” diyoruz ya, Azeriler “toy bayram” diyorlar. “Düğün”ün “düğüm” olduğu; bağ, akit, özellikle evlenme akdi, yani nikâh anlamına geldiği görüşü mantıksız değil. “Tügün” Divanü Lügati’t-Türk’de “düğüm”...

Türkiye 1930’lardaki Pasif Politikayla Yunan Emperyalizmine Hizmet Etmiştir

O bilgiyi Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın resmî sitesinde okuyunca derin bir nefes aldım, demek ki dedim, ‘atmasyon’ değilmiş. Meğer Yunanistan, ilişkilerimizin canciğerkuzusarması(!) olduğu 1930’larda Türkiye’nin Ege Denizi’ndeki haklarını gasp edip durmuş da Atatürk Türkiye’si çıtını çıkaramamış… Resmî web sitemiz bu garip durumu bize şu kelimelerle aktarıyor: “Yunanistan 1931 yılında o tarihte karasularının genişliği 3 deniz mili olmasına karşın, ulusal hava sahasını 10 deniz mili olarak deklare etmiştir. Daha sonra 1936 yılında karasularını günümüzde uyguladığı 6 deniz miline çıkartmıştır. Yunanistan’ın ulusal hava sahasının 10 deniz mili olduğu iddiasının uluslararası hukuk çerçevesinde savunulabilir bir yanı bulunmamaktadır.” Niye savunulabilir bir yanı yokmuş bu...

“İslâm Dünyası” Fikri Yeniden Ne Zaman Ortaya Çıktı?

Yeni zamanlarda İslâm Dünyası (âlem-i İslâm, memâlik-i İslâmiye) fikrinin kuvvetli bir dinî-siyasî unsur, bir bilgi-tanıma ve yardımlaşma, hatta bir hafıza canlandırma, yeniden dost-düşman hatlarını belirleme elemanı olarak ortaya çıkışıyla ittihad-ı İslâm politikalarının ortaya çıkışı arasında doğrudan bir ilişki var. İşin arkaplanına intikal ettiğimizde arayışlar, verilmiş kararlar ve bazı uygulamalar var, orada Avrupa devletlerinin sömürgecilik ve işgal faaliyetlerinin ortaya çıkardığı mağduriyetler ve zaruri ihtiyaçlarla, Osmanlı hilafetinin farklı enstrümanlar kullanmaya başlamasıyla, yeni bir “İslâm ümmeti/milleti” fikriyle, yeni bir Müslüman birey/vatandaş inşasıyla, nihayet hepsiyle irtibatlı olarak birleştirici, sıkılaştırılmış yeni bir İslâm yorumu ve aktif, ahlâklı bir Müslümanlık arayışıyla karşılaşacağız. Bütün bu düşüncelerin kuvveden...

Musul Sorunu ve “Musullular”

Musul sorunu tartışılırken “Musullular”ın ne düşündüğü genellikle ikinci planda kalmıştır. Lozan müzakerelerinde bölgedeki değişik toplumların konuya etnik ve dinî kimlikleri çerçevesinde yaklaşacakları var-sayılmış, meselenin hallinin Milletler Cemiyeti’ne havalesi sonrasında ise halkın ne düşündüğünü öğrenme çabaları ortaya konulmuştur. Ancak bu alanda toplanarak neticeleri meşrulaştırma alanında kullanılan verilerin “Musulluların görüşü”nü yansıttığı fazlasıyla tartışmalıdır. Lozan Konferansı’nda Musul sorunu tartışılırken Türk tarafı demografik yapının önemini vurgulamıştır. İsmet Paşa, Türk ve Kürtlerin, İngiliz istatiklerine göre nüfusun %66’sını, Osmanlı/Türk verilerine göre ise %85’ini oluşturduklarını, Ezidîlerin de mezhepleri farklı Kürtler olarak mütalâa edilmesi gerektiğini savunarak, bu demografik yapının vilâyetin Türkiye’ye iadesini zorunlu kıldığını iddia etmiştir. Kendisi böylesi...

Gebze’yi Bekleyen Memlük Çoban Mustafa Paşa Külliyesi

Çoban” lakabı ile nam salan Mustafa Paşa Bosnalı bir devşirme olduğundan “Boşnak”, Yavuz Sultan Selim’in kızı Hafsa Sultan ile evliliğinden mütevellid “Damat”, bazı yerlerde ise “Koca” lakabı ile anılır. Piri Mehmed Paşa tarafından yetiştirilen Mustafa Paşa, Yeniçeri ocağından sonra kapıcıbaşı ve Rumeli beylerbeyi görevini üstlenmiştir. Kanuni Sultan Süleyman devrinin ilk yıllarında ikinci vezir olduğuna dair umumi bir görüş de mevcut. 1529 yılında vefat eden Çoban Mustafa Paşa, Anadolu içlerinden doğu istikametine uzanan büyük sefer yolunun üzerinde bulunan menzil noktasındaki Gebze’de yaptırdığı külliyede medfundur. Oldukça gelişmiş bir yerleşme düzenine sahip olan bu külliyenin cami tezyinatının Memlük sanatından dikkat çekici güzellikte izler...

Hâfızlar Aptal Mı Olur?

Kur’an’ın tamamını zihninde taşıyan kişilerle hayatın akışı içinde karşılaşmamız hiç de şaşırtıcı olmaz. Yani “hâfız” günlük hayatta kullanmaya devam ettiğimiz yaşayan bir kelime. Eskiden “Darülkurra”lar vardı, şimdi “Kur’an kursları” var. Bu kurumlarda hâfız yetiştiriliyor. Hz. Peygamber’in (sas) Kur’an’ı ezberleyenleri (hâfızları) cennetle müjdelediği, vahiy melekleriyle denk tuttuğu, cenazelerine şehidlere gösterilen saygının gösterilmesini tavsiye ettiği yönünde sözleri muteber hadis külliyatlarında yer alıyor. Kur’an’ın ezberlenmesi, kitap çoğaltmanın müşkil olduğu dönemlerde çok mühim bir iş. Hz. Peygamber döneminde, Mekke’de Darü’l-Erkâm, Medine’de Mescid-i Nebî’nin yanındaki Suffe, Kur’an hâfızı yetiştirilen yerler. Kur’an-ı Kerim’in yazılı olarak iki kapak arasında bütünüyle toplanmasının üçüncü Halife Hz. Osman (ra) zamanında...

Musul’un Dünü, Bugünü ve Geleceği

Musul Hz. Ömer (ra) döneminde İslam hâkimiyetine giren bölgeyle beraber bir İslam şehri haline geldi. Tuğrul Bey’in Bağdat’a davet edilmesiyle bölge Türk idaresine girmiş, Lozan Antlaşması’na kadar da (Zengiler, Timurlular, Akkoyunlular, Safeviler ve Osmanlılar) bu şekilde kalmıştır. Şam, Osmanlı Devleti’nin güney coğrafyasının ne kadar önemli bir eyalet merkezi idiyse Musul da El-Cezire-Mezopotamya bölgesinin aynı derecede önemli bir eyalet merkeziydi. Yavuz’un Çaldıran Zaferi (1514) sonrasında Osmanlı’nın bir parçası olmuş, Kanunî döneminden itibaren de Süleymaniye ve Kerkük sancakları başta olmak üzere çevredeki bütün yerleşim birimlerinin güçlü bir eyalet merkezi haline gelmiştir. Bugün Irak’ın ikinci büyük şehri olan Musul, 20. yüzyılın başlarında bağrında...

Lozan Kelepçesini Kıracağız

İmzalanmasının üzerinden 93 yıl geçti, hala içimizdeki Lozan ukdesini kesip atamadık. Yalnız karşı çıkanları değil, zafer de zafer diyerek ortalığı ayağa kaldıranları bile tatmin etmedi bana göre. Aksi halde bizimki gibi çatlak sesleri bastırmak için bu kadar bağırıp çağırmamanın, “tartıştırmayız, dokundurmayız zinhar” demenin bir manası olmazdı. Lozan’ı deldirmeyiz! Oysa dürüst konuşmak gerekirse Lozan’ı defalarca ‘delmiştik’. Nasıl mı? Beraberce bakalım: Lozan’da başkent (payitaht) İstanbul olarak geçiyordu. Cumhuriyetin kurulmasına bir ay kala ve Lozan’dan üç ay sonra başkenti Ankara yaptık. Montrö Anlaşması Lozan’ın bir başka delinişi değil miydi? Antakya/Hatay’ın 1939 yılında anavatana katılması Lozan’daki 3/1. maddenin delinmesi değil de neydi? 1958-59 Londra-Zürih...

Giden Paşam Gelen Generalim!

15-16 Temmuz merdut darbesi, Türkiye’de askerin sistem içindeki yeriyle ilgili düzenlemelere zemin hazırladı. Jandarma İçişleri Bakanlığı bünyesine alındı. Kuvvet komutanları -en azından bazı bakımlardan- Millî Savunma Bakanı’na bağlandı. Bu arada MSB yönetiminin sivilleştirilmesi için adımlar atıldı. Bu meyanda, bakanlık müsteşarından başlayarak üst kademelerin askerî rütbelerdeki karşılığı belirlendi. Böylece MSB müsteşarı ilk “sivil orgeneral” ilân edildi… Burada pek açık olmayan bir husus var: Şimdi MSB müsteşarı unvanının başında “orgeneral” yazıyor mu, yazmıyor mu? Yani bu bir denklik ayarlaması mı, yoksa sivil bir rütbeliyle mi karşı karşıyayız? Bu konu henüz açıklık kazanmış gibi görünmüyor. Tarihimiz, askerî rütbelerin sivil karşılıkları konusunda zengin malzemeye...

Harb-İ Umumî’de İttihad-I İslam: Şiî Müçtehidler Ve Cihad

19. yüzyılın son çeyreğinde devlet siyaseti haline getirilen “İttihad-ı İslam” temel olarak Sünnî Müslümanların birliğini sağlama ve bunu Osmanlı hilâfeti kanalıyla uluslararası alanda kullanma girişimiydi. II. Abdülhamid bu siyaseti -bunun yanı sıra- imparatorluğun değişik Müslüman toplumlarını kaynaştırma ve onların içinde yükseliş gösteren milliyetçi eğilimleri engelleme amacıyla da kullanıyordu. Buna karşılık söz konusu siyaset hayata geçirilirken, gerek ülke dışında, gerekse de imparatorluğun bilhassa Bağdat ve Basra vilâyetlerinde yoğunlaşan Şiî nüfusu büyük çapta dışlanıyordu. 19. Abdülhamid söz konusu siyasetin alanını genişletmek amacıyla Şiî müçtehidlere yönelik girişimler başlatmış, ancak bunlar anlamlı neticeler vermemişti. Buna karşılık müçtehidlere itaate öncelik veren Usûlî okulun bölgede kazandığı...

Sultan Abdülhamid Hakkında Yanlış Bildiğimiz 10 Şey

Çuvalları delip çıkan gerçeğin mızrakları hepimizi şaşırtıyor. Ve birileri, bir yerden düğmeye basılmış gibi saldırıya geçiyor. Sanırsınız ki yaşayan biri. Evet, galiba yanılgımız burada. O yaşıyor milletiyle ve aydını, milletinin kalbinde koruduğu muhabbete yeni yeni vasıl oluyor. Bu da Siyonistinden zihnini kiralamış veya satmış olanlarına kadar hepsini rahatsız ediyor. Sultan II. Abdülhamid bir fikirdir, bir tezdir. Bu ülkenin asli değerlerine dönüşün ve oradan kuvvet bularak yeniden yükseleceğine inanışın sembolüdür. Ondan korkanlar ve salyalarını akıtarak saldıranlar için de Türkiye’yi yeniden ait olduğu raya oturtacak her girişim Sultan Abdülhamid’e dönüştür ve suçlanmalı, saldırılmalıdır. Tam da bu satırları yazdığım gün İsrail Başbakanı Netanyahu...

Akademik Kıyafetlerimiz Nereden Geliyor?

Profesörlerin kıyafetleri hangi manastırda biçiliyor, hangi kilisede dikiliyor mu deseydim yoksa? Oldum olası üniversitelerimizin kahir ekseriyetinin tercih ettiği resmi akademik personel kıyafetlerinden rahatsız ve tedirgin olurum. Bir yabancılık hisseder, bir oturmamışlık, eğreti bir duruş görürüm (Onun için jüriler hariç giymedim, kendim için de edinmedim). Sebebi basit; neredeyse tamamı kilise kıyafeti veya onun renk ve stilizasyon itibariyle kötü taklidi. Yerli bir işareti, kültürel bir göndermesi, milli bir sembolizmi de yok. Avrupa’da, sonra Amerika’da bunun böyle olmasının çok haklı ve meşru bir sebebi var; üniversitelerin gelenekleri, hatta ilk binaları itibariyle ana kaynağı kiliseler, manastırlar. Ayrıca adamlar fiilen veya kültürel olarak da Hıristiyan....

“İntihal”le “Kalpazanlık” Arasında “Korsanlık”!

18.asrın Maraşlı şairlerinden Sümbülzade Vehbî, “şiir çalanın dilini kesmek lâzımdır, edebiyat ilminin kanununda söz fetvası budur” diyor… Edebiyatımızda önce şiir vardı… İntihal de “sirkat-i şiir”di… Arapçadan Türkçeye ünlü lügatimiz Ahterî-i Kebir’de intihal, “Dâva etmek ve gayri şairlerin şiirin kendine isnad ve intisab etmek” şeklinde açıklanıyor. Yani “benimdir demek ve başka şairlerin şiirini kendine ait saymak ve sahiplenmek…” İntihalin dereceleri var: Bir şairin bir manayı kendine mâl etmesine “ilmam” veya “nakl”, değiştirerek almasına da “mesh” veya “sehl” denilirmiş. Tabii birbirinden habersiz benzer şeyler yazmak da var; buna da “tevarüd” deniliyor. İlmam “küçük günâh” anlamına geliyor. Öyleyse, intihal “büyük günâh”! “Nakl-nakil, uyarlama...

Osmanlı’nın En Meşgul Rüşdiye Binası

Topkapı Sarayı’nın dış suru üzerindeki Alayköşkü’nün karşısında bir Osmanlı yapısı dikkatinizi çekmiştir muhakkak. Soğukçeşme sokağında birkaç sene öncesine kadar İstanbul Çocuk Mahkemesi olarak hizmet veren bina, Osmanlı devrinde Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi olarak inşa edilmişti. Şimdilerde İstanbul Üniversitesi’nin Siyasal Bilgiler Fakültesi Gülhane Yerleşkesi olarak kullanıldığını da göz önünde bulundurursak, bu yapının muhtelif zamanlarda farklı amaçlarla değerlendirildiğini görürüz. Bölgeye Soğukçeşme denilmesinin sebebi, Topkapı Sarayı’nın etrafını çeviren ve Sur-ı Sultanî adı verilen duvarın tam ortasına iliştirilmiş, suyu çok soğuk olan mermer çeşmedir. Askerî rüşdiye de aynı adı taşır. Sura açılmış olan kapının iki yanındaki yayvan iki geçit yeri Operatör Dr. Cemil (Topuzlu) Paşa’nın...

İngilizin Hiç Mi Suçu Yok?

İslam coğrafyasının son yüzyılına baktığımızda bütün acıların, kan ve gözyaşının, parçalanmışlığın ve sefaletin baş müsebbibinin İngiltere olduğunu görüyoruz. Diğer Batılı emperyalist ülkeler genellikle onun işbirlikçileridir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için biraz yakın tarihe, Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiye sürecine bakalım. Osmanlı Devleti’nin yüzyıllardır hâkim olduğu coğrafyada yeni ve güçsüz devletler kurularak bunların mandater yönetimlerle idare edilmesi fikri ve planları İngiliz aklının eseridir. Bu planların gerçekleşmesi için işbirlikçiler bulup bunları organize etmek İngiltere’nin öncülüğünde hayata geçirilmiştir. “Sevr” denilen ahlaksız gasp projesi İngilizlerin eseridir. Bu ahlaksız ve eşkıyavâri projelerin uluslararası siyaset ve hukuk alanında meşru bir zemine oturtulması için insanlık tarihinin en acımasız emperyal...

II. Abdülhamid Döneminde Bürokratlar ve Darbe

Yeniçerilerin ortadan kaldırılması ve Tanzimat sonrasında Osmanlı kamuoyunda oluşan genel kanaat, praetoryen yapının sona ereceği, askerî sınıf mensubu bürokratların can ve mal güvenliğinin sağlanacağı, patrimonial otoriteyi temsil eden sarayın gücü azalırken, yasal-ussal bürokrasiyi egemen kılacak Bâb-ı Âli’nin yönetimdeki rolünün artacağı bir yapılanmanın şekilleneceği yolundaydı. Böylesi bir yapılanmada yaygınlık kazanmış isyan ve sultan hal‘lerinin de sonlanacağı düşünülüyordu. Ancak bu beklentilerin önemli kısmı hayata geçirilememiştir. Sultan Abdülmecid kendisini tasfiyeye yönelik, çoğunluğu muhafazakâr eğilimli girişimleri bastırmaya muvaffak olmuş ve saltanatı 1861’deki vefatıyla sona ermiştir. Buna karşılık kendisinden sonra tahta geçerek ülkeyi 48 yıl yöneten üç sultan (Abdülaziz, V. Murad ve II. Abdülhamid) hal‘...

Şişli Camisi Hangi Devirde Yapılmış Olabilir?

Soruyu biraz değiştirebiliriz; teşhissiz olarak Şişli Camisi’ni dışı ve içiyle veren fotoğrafları görseniz hangi zamana ve döneme, hangi özelliklere sahip bir mekâna ve yere nisbet edersiniz? Ankara Kocatepe Camisi’nin hikâyesi 1944’te başlamıştı, Şişli Camisi’ninki ise birkaç ay sonra, 1945 yılının baharında yol almaya koyuldu. Belli ki ikisi ve -sayıları o yıllarda çok az olan- diğer cami teşebbüsleri arasında dikkatli gözlerden kaçmayacak kadar kuvvetli ilişkiler vardı. Hem siyasî ve kültürel olarak hem de Müslüman halkın hareketleri ve başlatıcı-kurucu unsurlar itibariyle… Aslında bir dönem bitmeye yüz tutuyor, farklı bir dönem başlıyordu. Yeni politikaların işaretleri başka alanlarda ve yerlerde de gözüküyor ama camiler...

Vak’a-i Hayriyye’den Günümüze Ordu Ve Cuntacılık

Türkiye’nin zengin darbeler tarihi ele alınırken ordunun siyasete müdahaleleri ile cuntacılık genellikle aynı bağlamda değerlendirilmektedir. Bunun temel nedeni, toplumsal hafızanın “darbe” kavramsallaştırmasını emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen 1980 müdahalesi üzerinden yapmasıdır. Darbe ile siyaset üzerindeki askerî vesayetin tahkimi olgularının iç içe geçtiği 1980 girişimi, “darbe”nin askerin siyaset üzerindeki kontrolünün “uç durumu” olarak algılanmasına neden olmuştur. Buna karşılık 1980 darbesinin asker-siyaset ilişkilerinde yaşanan istisnaî bir uç örnek olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla bir kurum olarak ordunun siyaset ile ilişkisi ve onun içinde örgütlenen cuntaların darbe girişimleri farklı konular olarak ele alınmalı ve değerlendirilmelidir. Yeniçerilerin 1826 yılında Vak‘a-i Hayriyye olarak adlandırılan girişimle ortadan kaldırılması, payitahtta...

Üçüncü Dünya Ülkelerinde Demokrasi Aracı Olarak Darbeler

Düvel-i muazzama imparatorluğun tasfiyesine dair planlarını Sultan II. Abdülhamid’in tahttaki son döneminde sahneye koydu. Bir yandan Balkanlar kaynatılmaya başlandı, bir yandan da ele geçirilen üst bürokrasi harekete geçirildi. Basın yoluyla da kamuoyu yönlendirildi. Bu tahrik ve yaygaralar gerekli ortamı hazırladı. Sıra kitlesel gövde gösterisine gelmişti. Sivil elbise giydirerek askerleri meydana saldılar. “Şeriat isteriz” diye bağıran bu güruha sokaktaki başıbozuklar da katılınca ortam istenilen kıvama geldi. İttihatçı çetecilerin bekledikleri tam da buydu. Her şey planlanandan daha iyi gidiyordu. Hemen Selanik’teki locaya haber verildi ve Mahmud Şevket Paşa kumandasındaki Balkan çapulcularının oluşturduğu 3. Ordu, isyanı bastırmak(!) iddiasıyla İstanbul’a yürüdü. 31 Mart olayı...

Tekpartili Yıllar Ankara’sı Ve “Büyük” Bir Cami Fikri!?

Ankara Kocatepe Camisi’nin başlangıcından bitişine kadar kırk küsur yıl süren uzun hikâyesi bize memleketimizde olup biten birçok şeye dair ipuçları sunar. Laiklik politikaları, Cumhuriyet ruhu, şehircilik, “mabetsiz bir şehir yaratma fikri”, siyasetin işleyişi ve seviyesi, vatandaşın takip ve tepkileri, dine karşı aşırı perhizkârlık, müdahale ve direnç, modern dindarlık, çokpartili hayata geçiş, darbeler… Ama cami meseleleriyle sınırlı kaldığımız zamanda bile bu hikâyeden öğreneceğimiz çok şey var. Bir kısmı acı, bir kısmı ironik, bir kısmı ümit verici. Hepsi bütün kuvvet ve zaaflarıyla bugün de devam eden bizim hikâyelerimizin, camilerin hikâyelerinin bir numunesi. Bu işlerle bir şekilde ilgilenenler bile Kocatepe Camisi’nin yakın tarihi...

Lozan’da ABD-İngiltere Petrol Savaşı

Sınırlar, Osmanlı borçlarının geri ödenmesi, kapitülasyonlar, azınlıkların statüsü benzeri konularda detaylı düzenlemeler getiren Lozan Barış Antlaşması, hangi ülkeye ait olduğu konusu Cemiyet-i Akvam’a havale olunan Musul’daki petrolün işletilme imtiyazı konusunda herhangi bir hüküm içermiyordu. Ancak bu, petrol konusunun antlaşmanın hazırlandığı süreçte ilgi görmediği anlamına gelmiyordu. Amerikan basınında da vurgulandığı gibi “Lozan’da kazanılabilecek her türlü başarı milliyetçi Türkiye’ye ait olmakla beraber petrol büyük güçlerin elinde kalmıştı.” Konferansın resmî görüşmelerinde de “petrol” temel tartışma konularından biri olmamış ve ona yapılan referanslar “reddiye” niteliği taşımıştı. İngilizler, Musul hakkında konferansa getirdikleri önerilerin “petrol”le ilişkisi olmadığını, tarihî temeller ve insanî mülâhazalara dayandığını savunmuşlardı. Bu iddiaya...

Curzon, İsmet Paşa’nın Kulağına Fısıldadı: “PETROLÜ LOZAN’DA KONUŞMAYALIM, SONRA BAŞ BAŞA HALLEDERİZ”

Batı, Sanayi Devrimi’nden sonra hayal bile edemediği bir zenginliği yakalamıştı. Avrupa’nın her şehrinde yükselen onlarca fabrika bacası, dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerden gasp edilen, devşirilen hammaddeleri işliyordu. Bunların birçok ülkeye satılması ise Batı’nın hem emperyal iştahını kabartıyor, hem de azgınlığını artırıyordu. Bu güç, zenginlik ve refahın devamı için tek bir şeye ihtiyaçları vardı: Enerji! Avrupa’nın kömür rezervleri yetersizdi; Afrika’dan getirilen kömürün ise astarı yüzünden pahalıydı. Hem maliyeti yüksekti, hem de kalitesi çok iyi değildi. Petrolün gün yüzüne çıkması ile Batı gözünü Osmanlı coğrafyasına dikecekti. Sanayi Devrimi’ni ıskalamış, teknolojik gelişmelerin dünyayı nasıl şekillendireceğini algılayamamış, ekonomisi zayıflamış ve yaklaşık 5 milyon kilometrekarelik...

Kûtu’l-Amâre Kahramanlarını İngiltere Değil, Cumhuriyet Cezalandırdı

Zavallı Halil Kut Paşa. Tam Kûtu’l-Amâre zaferini kazandığı gün orduya yayımladığı ve “Arslanlar!” hitabıyla söze başladığı müthiş beyannamesinde bu muazzam zaferin kazanıldığı günün ordusu tarafından her sene “tes’id edileceğinden”, yani kutlanacağından emin bir edayla konuşuyordu. Ne yazık ki, zaferin güneşine doymamıza müsaade etmeyen Mütareke, yani işgal döneminde kutlanamayacaktı “Kut Bayramı”. Cumhuriyet devrinde ise sadece ordu bünyesinde, o da Kut gazileri tarafından 29 Nisanlarda anılacaktı. Zannedildiği gibi hiçbir zaman resmi bayram olarak kutlanmadı. Kûtu’l-Amâre gazileri birer ikişer bu dünyadan ellerini eteklerini çekince de bu “anma günü etkinliği” kendiliğinden bitiverdi. İnternet allamelerine bakarsanız Kut Bayramı(!) 1952 yılında Adnan Menderes tarafından NATO’ya girişimizin...

Niçin Bir Cami Mimarimiz Yok?

Doğrusu zor ve sıkıntılı bir soru. Cami yahut mescit İslâm dini ve kültürünün, Müslüman toplumsal hayatının en önemli unsurlarından biri, temsil gücü itibariyle birinci sıradaki yapılardan olagelmiş bir manzume. İslâmın, Müslümanlığın şiarı, sembolü, işareti, temsilcisi… Kâbe’den başlayarak en mütevazi mescide kadar bütün ibadet yerleri, secde mahalleri “Allah’ın evi’ seviyesine yükseliyor, beytullah kabul ediliyor. Hem de Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden bugüne, bu ana kadar kesintisiz olarak ve bütün İslâm coğrafyasında… Bu yüzden cami ve mescit Müslüman şehirlerin, mahallelerin merkezini oluşturuyor. Bir başka şekilde söylersek yerleşim birimleri cami ve mescidin merkezde olduğu hesaba katılarak kuruluyor. Caminin ayrılmaz bir parçası ezan ve ona...

İttihad Ve Terakki Cemiyeti Teşkilât-I Mahsusa İlişkisi

Dr. Safi’nin önemli tespitlerinden biri, Teşkilat-ı Mahsusa’nın basit bir istihbarat birimi olmaktan ziyade “operasyonel” faaliyet gösteren bir yapılanma olmasıdır. Güzel bir ifadeyle TM “bir istihbarat servisinden ziyade bir istihbarat kaynağı”dır.1 Bu nedenle TM’nin amacı bilgi toplama ile sınırlı bir istihbarat yapılanması yerine, ABD’nin 2. Dünya Savaşı sırasında örgütlediği Office of Strategic Services ve İngiltere’nin aynı dönemde teşkilâtlandırdığı Special Operations Executive benzeri bir operasyonel kurum olarak değerlendirilmesi anlamlı olur. İttihadçılığın “İnkılâb-ı Azîm” öncesi örgütlenmesi ve faaliyetleri, ihtilâl öncesinde dahi varolan bir aktivizm ve İslam dünyasına yönelik hâmilik eğilimini ortaya koymaktadır. Osmanlı Terakki ve İttihad Cemiyeti’nin Kafkasya ve Bosna-Hersek Müslümanları ve İslam...

Sâdâbâd Bir Çiçek Gibi Nasıl Soldu?

Sâdâbâd, Asya’dan Avrupa’ya yayılmış bir bahçe zevkinin İstanbul’da uygulanışının güzel bir örneği idi. Tarihçilerden Çelebizade’nin ifadesine göre, Sâdâbâd’dan Baruthane’ye kadarki arazide 170 kadar muhtelif köşk ve kasır inşa edilmişti. Bu zenginlik ve güzellikten Hasbahçe’nin bakımsız bir kısmı dışında hiçbir şey kalmamıştır. III. Ahmed’in sarayının dışını gösteren bazı minyatür ve gravürlere de rastlıyoruz. Ayrıca bu sarayın genel çizgilerini veren bir krokiden başka, iç taksimatını gösteren mükemmel bir plan ve açıklaması bulunmaktadır. Bu orijinal belge Viyana’da muhafaza ediliyor. Bu ihtişam devrinin ömrü uzun sürmedi. 1730 yılında patlak veren Patrona Halil ayaklanması, bir anda bu eserleri kan ve ateş içinde silip süpürdü. Nevşehirli...

Saltanatın istirahatgâhı Kâğıthane

İnsanların her vakayı mitoloji çerçevesinde açıkladığı İlkçağ’ın erken devirlerinde, Haliç’e dökülen iki sudan biri Barbyzes diye anılırdı. Bugünkü İstanbul’un esas nüvesini teşkil eden Byzantion kasabası kurulmadan önce, bu iki akarsuyun arasındaki dar arazi parçası üzerinde Semistra adında bir Trak kasabası doğmuştu. Hıristiyanlıktan sonra, Bizans devrinde bu sakin vadinin bir eğlence köşesi olduğu muhakkaktır. Yerleşmiş bir nazariyeye göre bu mıntıkaya verilen Kâğıthane adı, Bizans zamanında derenin kıyısında kurulmuş olan bir kâğıt fabrikasından gelmektedir. 16. Asırda İstanbul’a gelen Fransız seyyah Pierre Gylli (Gyllius) bu fabrikanın harabelerinin derenin Haliç’e kavuştuğu yerde olduğunu yazar. Hâlbuki 17. yüzyılda Evliya Çelebi, fabrikanın su dolaplarından birinin Daye...

Talât Paşa’yı tarihselleştirmek

Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti liderlerinden Mehmed Talât Paşa, Berlin’de uğradığı suikast ve ağırlıklı olarak 1915 Ermeni tehciriyle ilişkisi çerçevesinde tarihselleştirilen bir siyasetçidir. Edirne’de başlayarak Selânik’e uzanan ve “İnkılâb- ı Kebîr”in hazırlanması sürecinde belirginleşen Jön Türklük serüveni üzerinde genellikle fazla durulmaz. Başka bir ifadeyle Talât Bey (Paşa), tarihçiliğin Jön Türk hareketi içinde ne düşünür, ne de eylemci olarak büyük önem atfettiği kişilerden biri değildi. Benzer şekilde kendisinin Osmanlı siyasetinde 1908 sonrasındaki yükselişi de genellikle “liyakata dayalı olmayan” bir gelişme olarak yorumlanmaktadır. İttihad ve Terakki Cemiyeti’ni Mehmed Talât, İsmail Enver ve Ahmed Cemal Paşalar etrafında oluşan gruplaşmalara indirgemek önce dönemin popüler...

“Tarihi Değiştirmek” niçin asıl dava olsun?

“Tanzimattan beri devam eden sahte inkılaplar ve bu inkılapların türettiği sahte kahramanlar davamızın müşahhas planda baş meselesidir.” 50’li yıllarda yazılan bu cümle Necip Fazıl’ın en dikkate değer ve en çok okunan, elbette aynı zaman­da en problemli eserlerinden İdeolocya Örgüsü kitabının başlarında yer alıyor. Davanın “İslâm inkılabı” ve Tür­kiye’nin “kurtuluş”u olduğu hatırlandığında “tarihi de­ğiştirme”nin merkezî yeri belki daha bir ehemmiyet kazanacak. İnkılap ve kurtuluş için yeni bir tarih fikri ve kur­gusu… Dile getirildiği dönem itibariyle bu ifadenin ve sesin cesurâne olduğu kadar anlamlı, cesaret verici, koruyu­cu bir çıkış ve radikal olduğu kadar münakaşaya daveti­ye çıkaracak bir talep, hararetli mücadeleye kaynaklık edecek...

TARİHİN SON ŞAHİTLERİNİ NASIL SUSTURDUK? MEZAR TAŞI KATLİAMI

Türklerin Anadolu’ya girişlerinden itibaren bıraktıkları en önem­li mimari hatıraların başında hayrat yapılarının hazirelerinde kalan kabirler ve mezar taşları ile şehrin, kasabanın, hatta köyün umumi mezarlığındaki kabirler ve bunların baş şahideleri gelir. Üzücü olan şu ki, bazı cami veyahut hayrat hazireleri çeşitli sebeplerle boşaltılarak mezar taşları sökülmüş, tahrip edilmiş veya kırılarak inşaatlarda kullanılmıştır. Büyük kabristanlar­daki mezar taşı katliamı ise çok daha geniş ölçüde gerçekleşmiştir. Bir hazirede başta o hayratı yaptıran kişi, hatta onun aile mensupları olmak üzere bir veya birkaç mezar taşı bulunabilir. Yani bir kabristanın tahrip edilmesi, birkaç yüzyıllık tarihin yok edilmesi anlamına gelir. Bu hususta dikkatimizi çeken ba­zı örnekleri...

İNGİLTERE YENİLGİYİ NASIL SORUŞTURDU?

Çanakkale yenilgisi ve İngiliz-Hint seferî kuvve­tine mensup 6. Tümen’in Kûtu’l-Amâre’de tes­lim olması İngiliz kamuoyunda büyük bir şaş­kınlık yaratmakla kalmayarak, kapsamlı bir tepkinin de doğmasına neden olmuştu. Bunda insanlık tarihinin o zamana kadar gördüğü en büyük ça­tışmada beklenen neticelerin alınamaması kadar, fazla­sıyla küçümsenen Osmanlı orduları karşısında hezimet ölçüsünde yenilgiler yaşanması da ciddi rol oynamıştı. Bütün Avrupa başkentlerinde olduğu gibi Londra’da­ki devlet adamları ve askerî yetkililer de savaşın nihaî neticesinin Batı Cephesi’nde belirleneceğini biliyorlardı. Başka bir ifadeyle Alman ordularının Paris’e muzaffer biçimde girmeleri mağlubiyet anlamına gelecek, bunun önlenmesi ise İtilaf devletlerinin Harb-i Umumî’yi zaferle sonlandırmasını sağlayacaktı. Bu, şüphesiz Çanakkale ve İngilizlerin “Mezopotamya”...

BEKİR TOPALOĞU HOCA İÇİN RAHMET KAYITLARI

Onun sessiz sedasız göçmesiyle İmam Hatip Okulları neslinin ilk sağlam sacayağı kırıldı demek mübalağalı olmayacak sanırım. Bekir Topaloğlu, Hayrettin Karaman ve Tayyar Altıkulaç üçlüsünün etrafında, onları 12’ye tamamlayan yakın bir müttefikler (rivayetlere göre yeminliler) halkası vardı, onların etrafında da muhlis ve muhiplerden oluşan birkaç hâle daha. Dış ve yan halkalarda ise daha büyük bir kalabalık… Bir İmam Hatip camiasının yakın- uzak halkaları ve bunun hissiyatı. Onların severek kullandıkları ifade ile bir “Nesil”, hatta “Altın Nesil”. Ama üçlünün statüsü ve itibarı hep ayrı oldu, farklı kaldı. Yükleri ve vazifeleri, tahammülleri ve dayanıklılıkları da öyle idi, öyle oldu. Aslında biraz da memleketlerinden...

Savaşın kanlı cephesi

Falkenhayn’ın şansı yaver gitmişti, zira Batılı güçler kuvvetlerini Gelibolu ile Fransa’daki cephe arasında dağıtmıştı. Fransa’daki cephe sap­lantıya neden oldu. Harita üzerinde Alman hattı Paris’ten 80 km uzakta bulunan Noyon en uçta olmak üze­re uzun bir çıkıntı halinde öne çıktı­ğı için çok savunmasız gibi görünü­yor ve Fransa gazeteleri her gün bu haberle hücuma geçiyordu. Güzel reklama bakan generaller de bek­lendiği gibi büyülendiler: Yeni bir taarruz millî toprağın kurtuluşu­nu getirecekti. Milyonlarca İngiliz gönüllü, bir askerin sözde ihtişam­lı hayatı uğruna sanayi kentlerinde­ki sıkıcı hayatı terk etmek üzere git­meye hazır ve istekliydiler. Çıkıntılar kanatlardan, kuzey ke­narında Britanya Görev Gücü’nün kuvvetini yığdığı Artois’dan ve gü­ney...

Nizamnâmelerdeki sanal kadınlardan İttihad ve Terakki Kadın Şubesine: Jön Türklük ve “KADIN”

Jön Türk hareketinin önemli özel­liklerinden biri de “kadın”ın 1889 ilâ 1908 yılları arasında yaşanan bu sü­reçte çok az görünürlüğe sahip olması­dır. Jön Türklüğün en önemli örgütü olan Osmanlı İttihad ve Terakki Ce­miyeti’nin 1895’te neşrolunan nizam­nâmesinin 1. maddesi “kadın ve erkek bilcümle Osmanlılardan mürekkeb” bir örgütün teşekkül ettiğini vurgula­mıştı. Yeniden örgütlenme sonrasında faaliyete geçen Osmanlı Terakki ve İt­tihad Cemiyeti’nin 1906 yılında ka­bul edilen Nizamnâme-i Esasîsi’nin 6. maddesi de benzer şekilde “bilâ tefrik-i cins ü mezheb, kadın ve erkek bilcüm­le Osmanlılar Cemiyete âzâ olabilirler” hükmünü taşıyordu. Dönemin şartları çerçevesinde li­beral olarak yorumlanabilecek bu yaklaşıma karşılık örgütte “kadın”ın görünürlüğü uzun süre son derece...

Doğu Hıristiyanlığında “Günahın Kaynağı” Kadınlar

Hıristiyanlığın ilk yayılış sürecine bakacak olursak Kudüs’te İsa-Mesih’in “Yahudi karakterli ve Musa Şeriatı” çerçevesindeki misyonu, Tarsuslu Pavlos’un yeni bir yorumuyla Yahudilik ve Musa Şeriatı’ndan koparılmış, Antakya üzerinden farklı bir din olarak pagan dünyaya servis edilmişti. Pavlos’un bu misyon faaliyetine ilk muhatap olan bölge Suriye ve Anadolu’ydu. Hıristiyanlık öncesi bu coğrafyaya baktığımız zaman kadının konumu hakkında en iyi bilgileri veren iki şehir vardır: Antakya ve Edessa (Urfa). Ancak şunu da belirtelim ki veri ve tarihî kalıntı açısından Edessa daha zengindir. Şehir Doğu ve Batı kültürünün bileşkesini meydana getirmiş; Doğu’nun Batı’ya açılan kapısı, Batı’nın Doğu’ya uzanan köprüsüydü. Kısaca bir kültür merkeziydi. Her...

Mareşal dosyasına birkaç küçük “ŞAHSİ” ilave

Tarihin bir anıyla şahsi hikâyenizin bir anı, isterseniz büyük ve uzun zamanla küçük ve kısa zaman diyelim, bir şekilde kesiştiği, üstüste düştüğü hengâmda yoğunluklar ve ehemmiyet bölgelerinin seviyesi, hatta rengi de değişiyor. Tarihin biraz daha size yaklaşması, sizin tarihiniz (de) olması mânasına geliyor bu. Aynı zamanda tarihin imkânları ve cesaret verici tarafları ile yorucu ağırlıkları ve zorlu tortularının da yanınıza yörenize eklenip bitişmesi demek. (Ara not: Aslında tarih eğitiminde tarihçinin yapması, başarması gereken hususlardan biri de kişinin, talebenin, okuyucunun kendisiyle tarih/i arasında yakınlıklar, irtibatlar, belki zaruri ilişkiler kurmak, ortak bir hissiyat ve bilgi zemini, giderek kendisiyle geçmiş ve gelecek arasında...

Meğer Lozan’daki şartlarımız 1919’da İngilizlerce belirlenmiş

Son dakika haberi olarak geçen “Rusya ve ABD anlaştı. Suri­ye’de ateşkes sağlandı” tvitine boş na­zarlarla bakarken yine de içimden in­şaallah çekiyorum. Olmaz a, olur da başarırlarsa Suriyeli kardeş ailemizin minik oğlu Muhammed’in eskisi gibi Şam-ı Şerif parklarında koşup oynaya­cağı günler geçti gözümün önünden. Bir gün olur da dönerlerse evleri­nin yerindeki enkaz arasında çıka­cak patlamamış bombaların bir süre daha ateşkesi bozmadan patlamaya devam edeceği kesin. Yine de ateşkes bir umuttur ve onun soluk ışığına he­pimizin çok ihtiyacı var. Şam’da ateş kesilecek de İsrail Fi­listinli gençleri kırmaktan vaz mı ge­çecek? Yemen’de sular durulacak mı? Libya’nın iç savaşı ne olacak? DAİŞ katliamı bitecek...

Fethi müjdeleyen Kâbe Toprağı: Üsküdar

Ağırlıklı olarak sur içi denilen bölgenin ehemmiyetine vur­gu yapılır. İstanbul’un karşı yakasında yer alan Üsküdar bölge­sinin üzerinde ise pek fazla durul­maz. Hâlbuki Boğaziçi hayat verir İstanbul’a. Haliç bu uzantının ucu olarak önemini devam ettirir. İs­tanbul’un güzelliklerinden bah­sederken bütün bunları da hesaba katmak gerekir. Bugün İstanbul’un Anadolu ya­kasının bir ilçesi olan Üsküdar’ın Türk idaresine girmesi İstanbul’un fethinden önce gerçekleşmiştir. İlk­çağ’daki adı Scutari, Roma Ordu­su’nda piyade birliklerinin başında yürüyen, sadece kafaları dışarıda kalmak üzere boyunlarını çevre­leyen birer kalkan taşıyan askerî birliğe verilen isimdir. Bazılarının görüşüne göre sözkonusu askerî birliğin kışlası da aynı isimle anıl­mış, özdeşleştiği bu bölgeye adını vermiş, günümüzde de Üsküdar...

Düşman saflarına sızan kulaklar: Casuslar

13. yüzyılın son yılları. Toza dumana batmış bir süvari, Osman Gazi’nin çadırının önünde hışımla atından inip nöbetçiye seslendi: “Var beyi­mize haber ver, Harmankaya Tekfuru Köse Mihal geldi de…” Osman Gazi az sonra çadırın önündey­di. Köse Mihal’i samimi bir sevgiyle kucakladı. Ayakta dikilirken, dizlerini döven uzun kol­ları Köse Mihal Bey’i iki kat sarmış gibiy­di. Hal hatırdan sonra içeri girdiler. Su­nulan şerbetleri içtiler. “Habere geldim, Osman Beyim” diye söze başladı Köse Mihal, “Haberin de zor­lusuna geldim. Tekmil tekfurlar (Bizans askerî valileri) yekvücut olup kuyunu kaz­makta, bilesin” diye devam etti. Osman Gazi hayret içinde, “Bizimle ne zorları var ki?” diye sordu. “Orasını bilen...

Cumhuriyet ideolojisi niçin tefsir ve hadis kitabı neşretsin?

Hilafet ilga edilmiş; ilim ve irfan kurumlarına, medreselere ve tekkelere paslı kilit vurulmuş; din eğitimi, dinî yayıncılık en alt seviyelere inmeye zorlanmış; camiler, mescitler, tekkeler, çeşmeler, türbeler harabiyete terkedilmiş; bir kısmı alınıp satılmış (evet cami ve mescitler alınır satılır meta olmuş, bazıları depo yapılmış, CHP il-ilçe merkezi olmuş); hemen hepsi doğrudan veya dolaylı olarak dinle alakalı nice inkılaplar (şapka, harf devrimi, takvim, medeni kanun, saat…) peşpeşe gelmiş; Diyanet İşleri Başkanlığı hem şekil hem muhteva olarak dar bir alana sıkıştırılmış; eski harfli kitaplar ya korkudan toprağa gömülmüş ya da tedirginlikten haraç mezat satılmış, atılmış, yakılmış; kadınların örtünmesi, dinî nikâh, türbe ziyareti,...

Mareşal Fevzi Çakmak nasıl ‘öldürüldü’?

Rahmetli Cemil Meriç taşı gediğine koyma ustasıydı. “Öldürülmesi gereken ölüler var” sözü, yalın gibi bir hakikati yalanın camekânına atan beş yıldızlı cümlelerindendir. Öldürülmesi gereken ölüler olduğu gibi hayata döndürülmesi gereken ölüler de olduğunu unutmadan okumak gerekir bu som cümleyi. Lakin şu var: Uzama yeni bir şahsiyet ekleyebilmek için eskiden yerlerini işgal etmiş sahte kahramanların cirminin küçültülmesi de gerekir. Prokrustes’in meşhur yatağı gibi tıpkı. Boyu uzun gelenlerin bacakları kırılmalı, kısa gelenlerin de çekilerek uzatılmalıdır. Hakikat ancak bu suretle tecelli edecektir. Bunun için bir miktar şiddet gerekecek elbette. Şiddetle oluşturulan resmi tarih yine şiddetle hakikatin yatağına dönmeye icbar edilecektir. Yalanlarla bezeli yakın...

Cumhuriyet basını İslama karşı nasıl kılıç kuşandı?

Sanayi devrimini tamamlamış, teknolojik gelişmelerle güçlenmiş, sömürgecilikle ekonomisini iyileştirmiş, refah seviyesi yüksek bir Avrupa tablosu vardı 20. Yüzyılın başlarında. Karşısında da teknolojik gelişmeleri takip edememiş, ekonomisi güçsüz, refah, eğitim ve kültür düzeyi düşük İslam dünyası… İletişim ve ulaşım araçlarının gelişmesiyle bu iki dünyanın ilişkileri yoğunluk kazandı. Batı ülkelerine tahsil için giden öğrenciler, başka sebeplerle giden aydınlar, gazeteciler ve iş adamları “gelişmiş Batı”yla buluştular. Bu karşılaşmayı -tahmin edileceği üzere- kendi ülkelerinin geri kalmışlığını sorgulama safhası takip etti. Bilhassa Tanzimat’tan sonra aydınlar siyasî sistemden eğitime, ticarî ve günlük hayata kadar her şeyi tartışmaya açıp çareler aradılar. Batı karşısında bu geri kalmışlığın sebeplerinden...

İslamın yerine ne geçsin? Guyau’nun vecibesiz, müeyyidesiz felsefî dini mi?

19. yüzyılın ilerleyen yıllarında “modernlik”i “din karşıtlığı” üzerinden tanımlama pek çok diğer toplum gibi Osmanlı ülkesinde de ciddi bir ivme kazanmıştı. Dolayısıyla asır sonunda Batı düşüncesine egemen olan “dinlerin yakın gelecekte ortadan kalkacağı” yaklaşımının imparatorluk entelektüelleri arasında yaygın kabul görmesi şaşırtıcı bir gelişme değildi. Osmanlı modernleşmesi bir bağdaştırma yaratma hedefiyle ortaya çıkmış, ancak sonraki yıllarda Batı kaynaklı felsefe ve düşünce akımları entelektüel tartışmaya egemen olmuştu. Şüphesiz bu dönemde hakim entelektüel söyleme karşı duran, İslam ile modernliği bağdaştırmaya çalışan hareketler de doğmuştu. Ancak “dindarlık”ın hızla “genel entelektüel alan” dışına itilmeye başlanması söz konusu tartışmayı “İslamcılar arası” bir faaliyet düzeyine indirgerken, Osmanlı...

Taşı toprağı sarnıç İstanbul

Bizans döneminde İstanbul’da çok sayıda su sarnıcı yapılmıştı. Bunlar yabancı araştırmacıların dikkatini çekmekle beraber üzerlerinde fazla durulmamış, teknik ve mimari bakımdan yeterli tetkikler yapılmamıştır. 19. yüzyıl başlarının Napolyon döneminde, aslen Macar olan ve Fransa elçisi olarak İstanbul’a gelen Comte Andreossy (Macarca Andraşi) sarnıçlara ilgi duymuş ve görebildiklerinin bir listesini çıkarmış, bu listeyi de kitabına eklemiştir. Fakat İstanbul’daki Bizans dönemi sarnıçlarının uzmanlar tarafından etraflıca incelenmesi ancak 19. Asrın sonlarında mümkün olmuştur. O tarihlerde İstanbul’daki Mühendishane Mektebinde, yani Teknik Üniversitede görevli, su yapıları ve su toplama-dağıtma tesisleri üzerinde uzman Prof. Phillip Forchheimer tarafından ilk defa etraflı bir ilmî çalışma yapmıştır. Kendisine yardımcı...

Bediüzzaman Said Nursi’nin “Mahrem” Risalesi

1960 Mart’ında diyar-ı ahirete göç eden Bediüzzaman Said Nursi’nin ha­yatında Latin harfleriyle tek bir kelime yazmamış ve okumamış olması harf is­tilasına uğramış beyinler olarak bizim için hangi anlama gelmektedir? Mev­zimizde karşılığı bulunmakta mıdır? Hayıflanarak ‘Keşke direnen bir tara­fımız kalabilseydi onun gibi’ dediğim çok olmuştur. Hele ikametgâhına ge­len mahkeme evraklarını imzalamayıp ümmiler gibi parmak basmayı tercih etmesi üzerinde çok düşünmüşümdür. Ne yapmak istiyordu? Ve neden böyle yapıyordu?

Rusya’nın Ortadoğu hayalleri

Türkler için Kızıl Elma tabir edilen ‘Turan’ hayali neyi ifade ediyorsa, Ruslar için de ‘sıcak denizlere inme’ aynı anlama gelir. Bu ülkede lise mezunu herkes Rusya’nın bu hayallerini tarih hocalarından dinlemiştir. Bu düşüncenin sembol ismi, Rusların ‘Büyük Petro’ diye andıkları, bizim ‘Deli’ lakabıyla küçümsediğimiz Çar I. Petro’dur. Bizde Kanuni ne ise Rus tarihinde I. Petro odur.

Rusya’nın Osmanlı siyaseti

Osmanlı-Rus ilişkilerinin 19. asır­daki gerginliği ve bu süreçte iki devlet arasında yaşanan savaşlar, po­püler kültürün varsaydığı “ülkemizi parçalamaktan başka amacı olmayan” bir dış siyaset yapımının fiilen uygu­landığı tezinin yaygın kabul görmesi­ne yol açmaktadır. Çar I. Nikola’nın 1853 yılı Ocak ayında İngiliz elçisi Sir George Hamilton Seymour’a, daha sonra Osmanlı Devleti için kullanılan bir sıfat haline gelecek “hasta adam”ı paylaşmayı önerdiği doğrudur. Ancak bu, Rusya’nın “hiç değişmeyen” dış si­yaset doktrini olmamıştır.

Kütüphane fikri olmayan bir ilim ve düşünce dünyası olur mu?

Kitap-kütüphane fikri ve bununla alakalı olarak kütüphanelerin bizzat kendileri (kitap türleri, yapıları, iç donanımları, çalışma mekânları ve imkânları, personeli, hizmetleri, tasnifi, hedef kitlesi…) herhalde tek başına ele alınamaz. Bu konu bir ülkenin, bir “ortam”ın, bir iddia ve davanın eğitim sistemiyle, ilim, kültür ve sanat anlayışıyla, üniversitelerinin/akademi mensuplarının ufku ve kapasitesiyle, kitap kültürü, zevki ve okuma alışkanlığıyla, nihayet bütün bu alanlarla ilgili kişileri/bürokrasisiyle zaruri olarak irtibatlıdır. Birçok alanla iç içe, bitişik yahut yan yana bir mesele.

Menemen’de ‘gerçekte’ ne oldu?

Üzerinden 85 yıl geçmiş! Kimilerine göre laik cumhuriyeti yıkmak için kalkışılan irticaî ayaklanma, kimilerine göre de vatandaşını her yıl azarlamak, haşlamak ve gözdağı vermek için kurgulanmış devlet provokasyonuydu Menemen. Yaklaşık 180 üniversiteye sahip bu ülkenin tarihçileri, siyaset bilimcileri hâlâ olayı açık seçik ortaya koy(a)madılar. Hâlbuki pek de girift olmayan bu hadisenin üzerinden çok uzun zaman geçmiş değil. Benim gibi onlarca tarihçi de olayı şahitlerinden dinlemiştir. Burada ne 1. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi sebeplerin birbirinin içine girmişliği var, ne de Amerika’nın Irak’ı işgalinin perde arkasındaki detaylı hesaplar.

Vatikan’da bir osmanlı “prensi”

Papa X. Pius (Giuseppe Melchiorre Sarto) 15 Mart 1906 günü nadiren bahşedilen özel görüşmelerden biri için bir ziyaretçiyi huzuruna kabul etmişti. Gizli tutulan buluşma için sahte kimlikle kalmakta olduğu Roma’daki Hotel Splendide’den görüşmenin gerçekleşeceği özel odaya getirilen kısa boylu, genç ve akıcı Fransızca konuşan kişi, kendisini prens ve Sultan Abdülmecid’in torunu olarak tanıtmayı tercih eden Damad Mahmud Paşazâde Mehmed Sabahaddin Bey’den başkası değildi. Hiç şüphesiz buluşma her iki taraf açısından da değişik soruların gündeme getirilmesine neden olacak gizli bir görüşmeydi.

Yusuf Akçura’nın mezar taşı niçin minare?

Mezar taşı bir düşünce tarihi konusu ve meselesi olur mu diye yazmıştım. İsterseniz ölüden diri çıkar mı diyelim. Bu defa bir mezar ziyareti sürpriziyle başlayacağım. 2006-2007 güz ve bahar dönemlerinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde ayda iki defa olmak üzere “Safahat Dersleri” vermiştim. Yıl boyu katılan arkadaşlarla birlikte Safahat merkezli olarak yeni İslâm yorumları, medeniyet, ulûm-fünûn, tarih-israiliyat, asrın idraki, millet-milliyet, ahlâk, insan, tasavvuf… kavramları ve konuları üzerinden Akif’in refakatinde yol almıştık. Bu dersleri ihdas etmemin sebebi büyük şairin vefatının 70. sene-i devriyesinin sönük geçeceği gibi -maalesef neticede haklı çıkacağım- bir hisse kapılmamdı.